29 Kasım 2012 Perşembe
YA PROUST YANILIYORSA...
''İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. Ya da hiçbir şey çıkmaz..."
*OğuzAtay/Tutunamayanlar
12 Kasım 2012 Pazartesi
VE ANLAMAK İÇİN ÇOK ÇABALIYORUM...
Çizim: SatürnSakini
"Biz bile bilmeyiz çoğu zaman neyi neden istediğimizi. İsmi konmadığı zaman daha çok hoşumuza gider bazı şeyler. Kontrolümüz altında olduğunu düşünürüz belki bu şekilde, bilemiyorum. Ya da sadece o kadarını istiyoruz. İltifatlar, ima ile ifade edilen hoşlanmalar... Bazen bunun ötesini istemiyor olabiliriz, bunun ötesine geçince ne yapacağımızı bilemiyor olabiliriz. Ne bileyim, belki de böyle değil, belki de böyle..."
*Marcel Proust
"Biz bile bilmeyiz çoğu zaman neyi neden istediğimizi. İsmi konmadığı zaman daha çok hoşumuza gider bazı şeyler. Kontrolümüz altında olduğunu düşünürüz belki bu şekilde, bilemiyorum. Ya da sadece o kadarını istiyoruz. İltifatlar, ima ile ifade edilen hoşlanmalar... Bazen bunun ötesini istemiyor olabiliriz, bunun ötesine geçince ne yapacağımızı bilemiyor olabiliriz. Ne bileyim, belki de böyle değil, belki de böyle..."
*Marcel Proust
9 Kasım 2012 Cuma
YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN HALLAC-I MANSUR
"sonra sen kendi yolunu çizdin.
benim ilkokulda resmim zayıftı, pek bir şey çizemedim
bir işe girdim, ikisi ciddi beş kadınla birlikte oldum.
beşiktaş'ta bir eve taşındım ve sigarayı bıraktım.
bulaşık makinem var, alttan iki dersim var, bir kitap projem var."
. . .
Yeni başlayanlar için Hallac- Mansur:
-öğrenciydi
-bir kıza aşıktı
ve aynı zamanda başka bir senaryo üzerine çalışıyordu.
*Ah Muhsin Ünlü
30 Ekim 2012 Salı
SATÜRN RADYOSU ŞARKILARI-2
Dylan'ı hepimiz severiz fakat Baez haklıydı.
sigara yaktırır: "Hatıraların ne getirebileceğini biliriz ikimiz de"
bi tane daha yaktırır: "dinle"
DİAMOND AND RUST
elmaslar ve pas
lanetlendim şimdi
çünkü gene geldi senin hayaletin
ama bu alışılmadık bir şey değil
dolunay çıktı
ve senin beni arayacağın tuttu
ve burada oturup
elim telefonun üstünde
birkaç ışık yılı önceden tanıdığım
bir sesi dinliyorum
dosdoğru düşüşe geçerek
hatırladığım kadarıyla
gözlerin serçe yumurtasından daha maviydi
şairliğimin berbat olduğunu söylemiştin
nereden arıyorsun?
ortabatı'da bir telefon kulübesinden
on yıl önce
sana kol düğmeleri almıştım
sen bana bir şeyler getirmiştin
hatıraların ne getirebileceğini biliriz ikimiz de
elmaslar ve pas getirirler
sahneye daldın
zaten bir efsaneydin
yıkanmamış bir fenomen
orijinal serseri
kollarıma saptın
ve orada kaldın
geçici olarak kaybolmuştun denizde
madonna senin olmuştu bedavaya
evet, kabuğundaki kız
seni incinmekten koruyacaktı
şimdi görüyorum ayaktasın
etrafına düşen kuru yapraklarla
ve saçlarında kar
şimdi gülümsüyorsun
washington meydanı'ndaki
o salaş otelin penceresinden..
nefesimiz beyaz bugularla çikip
birbirine karişiyor ve havada kaliyor
kendi adima konuşmam gerekirse
ikimiz de orada ölebilirdik o zaman
şimdi bana diyorsun ki
nostaljiyle işin yok
öyleyse başka bir laf söyle bana
(bu duruma uyan)
sen çok iyisindir kelimelerle oynamakta
ve işleri belirsiz birakmakta
çünkü öyle bir belirsizlige ihtiyacım var şimdi
herşey çok fazla açik görünüyor
evet çok sevmiştim seni
ve bana elmaslar ve pas sunuyorsan
zaten ödedim (bedelini)
joan Baez ve Bob Dylan sanırım tüm dünyada magazin dünyasının görüp görebileceği en sansasyonel çiftti. Baez, serseri, başına buyruk köylü kızı...Country'nin tüm incelikleri ve kadife sesiyle tüm sistemin canına okuyordu. Birden yanında en az onun kadar seri ve başına buyruk bir genç belirdi. Tarz sahibiydi, beat kuşağının yazarlarını filan okuyan eğitimli, entelektüel biriydi. Birlikte sahnelerin, konserlerin tozunu attırıyorlardı. Dylan, elbette muhteşem bir yeteneğin sahibiydi fakat, Baez gibi bir şöhretin yanında objektiflere yakalanmasının süreci hızlandırmadığını kimse söyleyemez.
Sonra Dylan , Baez'den uzaklaşmaya başladı. Onu yeterince entelektüel görmüyordu. Rivayet o dur ki efsane şarkısı "one more cup of coffee" Baez için yazılmıştır. Romantik tınısına aldamayın, sözleri sevdalı bir yüreğin kaldıramayacağı kadar ağır bir terkedişi temsil eder. Ve yine rivayet odur ki Baez ise Dylan'ı hiç unutmamış, yaralı bir kadın olarak hayatını, şarkılarını hep ezilenlerin, muhtaçların, yaraları olan insanların yanında yaşamıştır. Diamond and Rust'u ise Dylan'a yazmıştır.
17 Ekim 2012 Çarşamba
SİYAH KAPÜŞONLU KIZLAR
Bir eksik, bir fazla çok farkeder. Bazen bu fark, "sevdiğiniz ölü insanları, hayatta olan sevmediğiniz insanların sayısına eşitler ve bu, hayatı çekilmez kılar" *
Çabalamak yetmez ve insan ölene kadar kendilerini cama çarpıp duran sinekler gibi hisseder. Çocuk parkında, bir banka bırakılmış intihar notu gibi rahatsız edici bulur kendini kalabalıkta.
Hani elinde bir zaman makinası olsa, kalkıp kapıdan geçen nayloncuya verecek derecede bıkmıştır hayattan.Yerine aldığı rengarenk mandallarla hayata tutunmanın daha kolay olacağını düşünür.
Genelde ilk taşı günahsız olan atar ve 50 akıllının da aklının kuyudaki taşa takılması kadar olağan bir şey yoktur.
Ve örgülü, yün kazağın tam da dirseğinden, ahşap bir masadaki kıymığa takılması gibi bir şeydir aklının sürekli ona takılması. Dişlerini kamaştıran naylon bir gıcırtı çıkarır üstelik. Ya da sigara dumanından halkalar yapmak gibidir. Birkaç saniye titreşip havada dağılan halkalar gibi... sağlığa zararlıdır üstelik ve içinin boş olduğu radikal bir gerçekliktir. Bazen tüm bunlar için delilerin kuyuya taş atması bile gerekmeyebilir.
Muhtemelen o sırada Bob Dylan cennetin kapısını çalıyordur ve siz Orhan Cami'inin şadırvanında abdest almakla meşgulsünüzdür. Çünkü siz zile basmaktan yanasınızdır ve bu gibi durumlarda böyle bir eylem elbette kaçınılmazdır.(burada "knocking on heavens door" dinliyor olsanız isabet olurdu)
Ve hazır cennet demişken siyah kapüşonlu kızlar sadece rüyalarda iner cennete uzanan merdivenlerinden. Üstelik Led Zeppelin bu kızlara şarkı dahi ithaf etmiştir. Ayrıca siyah kapüşonlu taşlar da acıtır insanın canını.(bkz: stairway to heaven)
Bu arada cellatların da siyah kapüşonlar giydiklerinden bahsetmiş miydim?
*SatürnSakini
8 Mayıs 2012 Salı
KARDEŞ, BUKOWSKİ MANİTANI KESMİYORMUŞ.
Yürüyen merdivene biniyorum. Genç bir adamla çok hoş bir kız var önümde.Kızın pantolonu ve bluzu tenine yapışmış. Yukarı çıkarken kız bir ayağını bir basamak yukarı yerleştiriyor ve kalçası büyüleyici bir biçim alıyor. Genç adam etrafına bakınıyor. Endişeli bir hali var. Bana bakıyor. Başımı çeviriyorum. Hayır, genç adam, bakmıyorum, sevgilinin kıçına bakmıyorum. Kaygılanma, ona da sana da saygı duyuyorum. Hatta, her şeye saygı duyuyorum: büyüyen çiçeklere, genç kadınlara, çocuklara, bütün hayvanlara, değerli ve karmaşık evreninize, her şeye ve herkese... GenÇ adamın biraz rahatlamış olduğunu hissediyor ve seviniyorum onun adına. Sorununu biliyorum: kızın bir annesi var, babası var, belki de bir kız kardeşi ya da ağabeyi ve kuşkusuz bir sürü sevimsiz akrabası...
Ve dans edip flört etmeyi seviyor
ve sinemaya gitmeyi seviyor
ve bazen aynı anda sakız çiğneyip konuşuyor
ve aptal televizyon dizilerine bayılıyor
ve gelişmekte olan bir aktris olduğunu düşünüyor
ve her zaman çok güzel görünmüyor
ve ürkütücü bir öfkesi var
ve arada sırada çıldırdığı oluyor
ve telefonda saatlerce konuşabiliyor
ve yakında bir yazını Avrupa'da geçirmek istiyor
ve ona neredeyse yeni bir Mercedes almanı istiyor
ve Mel Gibson'a âşık
ve annesi ayyaş
ve babası ırkçı
ve bazen çok fazla içtiğinde horluyor
ve yatakta genellikle soğuk ve bir gurusu var,
1978 yılında çölde İsa'yla karşılaşmış bir tip,
ve dansçı olmak istiyor
ve şu anda işsiz
ve ne zaman şeker ya da peynir yese migreni tutuyor.
Kızı yürüyen merdivende yukarı çıkarışını izliyorum, kolunu korumak ister gibi beline dolamış, talihli olduğunu düşünüyor. Kendini çok özel buluyor. Dünyada hiç kimsenin sahip olmadığı bir şeye sahip olduğunu düşünüyor ve haklı. Çok haklı, kolunu o bağırsak, mesane, böbrek, akciğer, tuz, sülfür, karbondioksit ve balgam yığınına dolarken, şans dilerim.
*Charles Bukowski
21 Nisan 2012 Cumartesi
HUZURSUZ ANTOLOJİSİ-1
acının dağlandığı anlar vardır…
aramaya gerek yok, o gelir bulur…
beraber gidilen bir lokantanın kapanması bile üzüntüdür…
veyahut lokantanın yerine dükkânı çiçekçinin tutması…
gözyaşından çorba olmaz ama…
dilin, damağın yanar tuzdan…
soğutamazsın…
zamansız, kırmızı bir toka çıkar nereye saklanmışsa…
saçı toplasın diyedir küçük canavarın dişleri…
ve fakat dağıtıp ısırır, acıyan ne varsa…
yaşananları…
yaşanmak için sıraya girmiş ihtimalleri…
yapılmayanları…
sadece erkek olduğum için koridor tarafına oturmak durumunda kaldığım,
yani gam kenarının yine bana düştüğü
bir otobüs yolculuğumuz olmadı hiç uzaklara…
sen benim omzumda uyuya kalmadın hareket halindeyken…
biz durduk…
durdurduk…
gidebilirdik oysa…
kimseden gizlenmemiş, sadece bizi gizleyen bir tatile belki…
bir akraba düğününde dans etmedik meraklı akbaba bakışları altında mesela…
çok severdim yatakta kahvaltıyı ama, buna uygun bir tepsimiz bile olmadı…
alabilirdik… biraz daha bekleseydik…
zamanın dövdüğü bir hüzün ustasıyım ben…
kelimelerim tuğla tuğla…
her satırbaşında turuncu intihar hissi…
aklım, dilim, cümlelerim hep geçmişte…
geçmiş geçmiş de…
ben geçemiyorum ki…
bazen duruyorum yürüdüğümüz bir yerde…
ayaklarımız diyorum, bir ara aynı anda buradaydı…
beraber bastık bu toprağa…
sahi var mıdır o günden bugüne kalan bir toprak zerreciği?
tuhaf tutsaklığımın, her şeyden sen çıkarışımın şahidi kalmış mıdır etrafta?
bu bardaktan su içmişti…
bu sandalyede oturmuştu…
bu bankanın önünde buluşmuştuk ilk kez…
hiç gözümün önünden gitmiyor, çimlerin üstüne denk gelmiş tavla maçımız…
elimizde soğumuş kahveler, tadı bizden önce kaçmış kekimiz…
ve ikimiz de aynı anda mars olduk kıra kıra birbirimizi…
bir Allah'ın pulu durduramadı bizi…
gidişine türlü anlamlar yükledim…
istesem kalırdın…
istesen kalırdın…
gözyaşımdan düğümler attım açılması zor olsun diye umudun…
ama sevdim yine de…
seninle alakalı ne varsa sevmeye devam ettim…
son buluşmamızı sevdim…
tam giderken, beni elimden tutup çeken seni sevdim…
sarılmamızı sevdim…
arkama dönüp bakamamayı…
bizim oturduğumuz masada oturan mutlu çifti sevdim nargilecide…
ne olur hep böyle kalın dedim… ne olur…
bir yıldönümü gününde, engel olamadım kendime yoldan döndüm…
sen olmasan da sana giden yoldaydım, hatta birazdan evinin önünde…
ağlayarak söndürdüm yeni yasımın mumlarını…
kutlu olmadı ama!..
biliyorum biz geçtik sevgilim…
bizden geçti…
başka hayatların insanlarıyız artık…
başka umutların…
başka adam…
başka kadınların…
tamam da, silebilir misin yaşadıklarını?
boyayabilir misin siyahla neşeli günlerimizi?
çıkarıp yüreğimi, kanımın söndürdüğü ateşlere atabilir misin, yangında ilk kurtarılacakken…
yıllar sonrasına yatırılmış acılarımız var artık karanlık mahzenlerde…
beklenmedik bir karşılaşma anında…
bir havaalanında…
bir tesadüfler garında…
bir kafede…
ya da sinema çıkışında kim bilir..
birbirine bakan şaşkın gözler…
belki evlenilmiştir, belki çoluk çocuk duvarı örülmüş, anıların üstüne beton dökülmüştür…
işık mı en hızlıdır, ses mi kıyasında; açık farkla galip gelir o anda, hiç hesapta yokken acı…
acı hızlıdır acı…
yaşananlar bir çırpıda, dirhem dirhem koparır etini…
ama ne çare; gurur engel olur…
giyilen sahte mutluluk elbisesinin düğmeleridir tebessüm…
boğazın düğümlenir…
soğuk bir merhabadır dildeki…
ama öpmek, içine çekmek istersin dudaklarından hasretini…
"devam etseydik, tüketseydik bu kadar güzel olur muydu" gözlerinde birikir…
"neden yok ettik birbirimizi" ağzına gelir…
susarsın, öfken hükmen mağlup olur sevdana…
üşürsün…
çok üşürsün…
gidene, kalana, mizahı olmayan haline üşürsün…
öyle ki…
"karda donmak üzeresindir
uyumak tatlı geliyordur ama…
sen öldüğünün farkında değilsindir.
Zeki Kayahan Coşkun
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


.jpg)

