21 Ağustos 2026 Cuma

WE NEED A MINUTE OF SILENCE

    Modern olan her şey gibi sanatın da moderni pek matah değil. bu aralar çok sık karşılaşıyorum şu insan ruhunu kaybettiğine tarzı içeriklere.

   O yüzden modern sanat adı altında saçma sapan işler ve dünyada en entelektüel tiplerin anlayabileceği ayrıcalıklı bir şey gibi davranan tiplere de gıcık oluyorum içten içe. en popülerlerden biri kum dolu kovaları üst üste koyup deviren bir abi var mesela. duvara bantlanan muz mesela... bir de gerçekten insanı derin düşücelere sevk eden acayip işler var. 1960'larda ortaya çıkan body art diye bir akım var mesela. insanlar kendi bedenlerini, bedenleriyle olan deneyimlerini santın bir parçası haline getiriyorlar. saçma sapan işleri body art diye satanlardan bahsetmiyorum. İnsan ruhunun, davranışlarının bedendeki yansımalarına odaklanan işler. Nuri bilge filmleri gibi biraz.

     Marina Abramovic ablamız bu işin önemli artistlerinden. aşrı narkozlu, nevrozlu bir ameliyat sonrası aklıma düştü. Şimdi acaba nerede, ne yapıyordur diye. Ulay abiye ayıp mı etti biraz. bilmiyorum. anlatacağım hepsini birazdan. İnsan ölüme yaklaştığını hissetiği anlarda hayatta yapamadığı şeyleri hatırlıyor, yarım bıraktıklarını, keşkelerini... Mesela 3 günlük koşuşturmacalı bir Hatay gezisi sonrası, istediğim bir çok yeri göremeden ayrılırken nasılsa bir daha geliriz demiştim 6 Şubat depremlerinden önce. Bir dahaki gelişimizde gideriz diye ertelediğim bir Ferhan Şensoy oyunu var mesela. Özkan Uğur ölmeden önce sırf yancı bulamadığım için gitmediğim hayatımın ilk MFÖ konseri var mesela. Sanırım asla gidemeyeceğim artık. 

    Yıllar önce gençlik yıllarında Cem Karaca konserine giden bir ablayla tanışmıştım Olymposta. Nasılda hayran hayran anlatıyordu. Şu an severek dinlediğin o ikonun gençken konserine gitmiş olmak. MFÖ gibi zamanının çok ötesinde işler yapan bir grup içinde yılar sonra anlatılacak bir anı olurdu. Olmadı. Mesela bir çoğumuz iyi bir Marina Abromovic performansını göremeden gideceğiz bu dünyadan. Kendisi 1946 Belgrad doğumlu. Uzun süredir sahnelerde değil. Meşhur "Rhythm 0" performansı hakkındaki bir yazıya, ilk kez üniversite zamanlarımda denk gelmiştim.  

    Rhythm 0, 1973-1974 yılları arası gerçekleştirilen 5 bölümlük bir serinin son performansı ve en ses getireni. Bu gösteride Marina, Napoli de bir sanat galerisinde üzerinde 72 parça malzeme bulunan bir masanın önünde duruyor. 6 saat boyunca galeriye gelen ziyaretçiler bu malzemeleri kullanarak Marina'ya istediklerini yapabiliyorlar ancak Marina hiçbir bedensel tepki vermiyor. Nesneler, özellikle hem haz hem de acıyı temsil eden objeler arasından seçilmiş. Bir gül, tüy, parfüm, bal, ekmek, üzüm, şarap, makas, neşter, çiviler, metal çubuk, bir tabanca ve bir mermi yer almaktaydı.

 Gösteri başlandığında her şey sakindi. Bir ziyaretçi onu nazikçe çevresinde döndürdü. Biri kollarını havaya kaldırdı. Biri masadaki gülü verdi... Fakat saatler ilerledikçe insanların içindeki kötülük çıkıyordu ortaya. Önce biri ona biraz mahrem bir biçimde dokundu. Sonra sanki ilk kötülükten sonra tüm kötülükler meşrulaştı. Biri kafasında aşağı şarap döktü, biri yüzüne tükürdü, biri gülün dikenlerini tenine bastırdı. Üçüncü saatte, tüm giysileri neşterle, makasla kesilmişti, kırbaçlayanlar, üzerinde kibrit söndürenler... Dördüncü saatte ince bir kesikle boğazı kesildi ve biri kanını emdi. Vücudu üzerinde çeşitli küçük çaplı cinsel saldırılar gerçekleştirildi. Marina performansa öylesine kendini adamıştı ki öldürülmeye dahi karşı koymayacaktı. Bedensel bir tepki vermiyordu, ancak yüz ifadesinden anlaşılıyordu önce acısı, sonra öfkesi, sonra vazgeçişi ve merhamet isteyen bakışları, yalvarışları... Hepsini sadece gözlerine bakarak anlamak mümkündü. 

    Bu ifadeyi yüzünden okuyabilen izleyiciler arasında korumacı bir grubun oluşmasına yol açtı. Dolu bir silah Marina’nın başına dayandığında ve parmağı tetiğe doğru yönlendirildiğinde, seyirciler arasında bir arbede çıktı. Marinayı korumak için etrafını çevirdiler, biri gözyaşlarını sildi önce, biri parçalanan kıyafetlerini üzerine çekerek mahrem yerlerini örtmeye çalıştı. biri yüzünü temizledi mendiliyle... 6. saatin sonunda performans sona erdiğinde insanlar hiçbir şey demeden alkışlamadan uzaklaştılar. Sanki biraz önceki cinnetin seebi değillermiş gibi. Tüm o kötülükleri başkası yapmış gibi. Marina performans bittiğinde hiç beklenmeyen bir şekilde sanki tüm biraz önce olanlar bir oyun gibi döndü. 

Yıllar sonra şöyle diyordu. Performans sırasında ben ben değildim. performansın bir parçasıydım, oyuncuydum. Rol yapmıyordum ama eserdim, gerçeği anlatan bir eser. Acı çeken, öfkelenen, merhamet dileyen bir eser. Hissettiğim şeyler gerçekti ama gösteri bittiğinde tüm o yaşananlardan kendimi sıyırıp yine ben olarak döndüm. O acıları yaşayan kişi eserdi, bense Marinaydım. Fakat insanlar, belli ki o işkence ve cinnetin hiçbir anında performansın parçası değillerdi. Çünkü bittiğinde de hala suçluluk duyuyorlardı. Yüzüme bakamıyorlardı. Galerinin salonunda kalamıyorlardı, dekorlar toplanırken hızlıca uzaklaşıyorlardı. 

     Biraz mazoşistçe gelebilir ama beni etkilemişti nedense. İnsanın içindeki kötülüğü ortaya çıkaran gerçek bir performans. Dönemine göre entelektüel sanatsever o adamlar o kadınlar bir süre sonra sırf psikopatça zevklerini tatmin etmek için bir kadının boğzını kesebiliyor, onu aşağılayabiliyor, bedeni üzerinde iktidar kurabildiğince içlerindeki canavar tasmasını koparıyor. Sahe erdemleri buharlaşıyor. aslında herkes ilk taşın atılmasını bekliyor. herkes o ilk günahın işlenmesini, herkes ötekinin kötü olduğunu göstermesini bekliyor. Kötü olmanın içselbir erdemden çok toplumsal bir çekince olduğunu gözler önüne seren daha iyi bir sanat eseri görmedim ben. Çünkü başta iyi(!) olan herkesin maskesi 6 saat içinde düşüyor. Kimse iyi olduğu için iyilik yapmıyor. Kötülük yaptıklarında yargılanmaktan çekiniyor. Ne zamanki toplum onları yargılayamayacak kadar kötülük dolu bir hale geliyor, ne zaman herkes en az kendi kadar kötü olup onu yargılayamayacak hale geliyor insan o zaman içindeki yabani hayvanın tasmasını tutmaktan vazgeçiyor. Yoksa kimsenin yüreğince narin bir güvercin taşıdığı yok.

 Marina ablanın bir diğer bilinen performansı, A minute of Silence. Bu yazının da konusu ama çenem düşünce biliyorsunuz beni. Muhtemelen sadece en alttaki videoyu bıraksam da olurdu ya. Neyse.. Romantik reels sayfalarında yüzlerce editlenmiş versiyonu paylaşıldı. Düşmüştür belki önünüze. Gerçi A minute of silence'dan önce başka bir performansa değinmem gerek; The Lovers of the great wall

Marina abla bu Rythm serisini yaptığı yıllarda yine kendisi gibi body art performans sanatçısı olan bir sevgilisi var, Ulay. O zaman sanat çevrelerinde çok sevilen örnek bir çift. Bir çok ortak performansları ile insanın fiziksel sınırlarını ve iç dünyasının en derinlerinde sınırlarını zorluyorlar. Doğum günleri bile aynı. 12 yıl devam eden bir birliktelikleri var. Çin seddinin iki ucundan yürümeye başlayıp ortada kavuştukları, sevgiyi, kavuşmayı özlemi yücelten o anki duygulara odaklanacak bir proje üzerinde çalışıyorlar. Projenin adı: The Lovers of the great wall. 12 yıldır birbirlerinden bir gün bile ayrı kalmayan bu çift projeye göre Çin Seddi'nin iki ucundan tek başlarına yürümeye başlayacak. Zorlu coğrafyalardan, dağlardan tepelerden, dondurucu soğuktan, kavurucu güneşten sonra kavuşacaklar. Yol boyunca birbirlerinin coğrafi koşullar ve yalnızlık duygusu ile birbirlerinin fiziksel ve manevi varlıklarının kıymetini daha iyi anlayacaklar ve bu artan duygu yoğunluğu kavuşma anında bir zirve yapacak. İnsanlara göstermek istedikleri tam da bu. 90 gün boyunca uçsuz bucaksız coğrafyada Çin Seddi üzerinde tabiri caizse kendi benliklerini kazıya kazıya çıkardıkları o duyguların filtresiz bir şekilde insanlara ulaşması... ancak heyhat ironiye bak. Bu aşkı kutsayan performans aynı zamanda ayrılığın da sebebi olacak.

    Proje ile gaza gelen Ulay'ın aklına bir adım ileri gitmek geliyor. M0adem aşkı sevgiyi bu kadar kutsayan bir iş , finalde tam Çin Seddinin ortasında bir evlilik... Marina, Ulay'a aşık fakat evliliğe sıcak bakmıyor, bu teklifi ve dolayısı ile evlilik teklifini reddediyor. Ulay reddedilişi kabullenemiyor ve ayrılıyorlar. Fakat izinleriydi, hazırlıktı yıllar süren projelerine de devam etmeye karar veriyorlar. Sonuçta istedikleri şey; zorlu fiziki şartlar, özlem, insanın içsel yolculuğuna rehberlik eden o tek başına çıkılan yolculuk hali ile iyice seyreltilen, arındırıldıktan sonra iki insanın birbirine olan duyguların insanlara ulaşması. Bu bir veda da olabilir, bir kavuşma da.. Onu kadere bırakıyorlar. Yolculuk sonunda ne hissederlerse öyle olacak. 

Yola çıkılıyor. Yıl 1988 her ikisi de Çin seddi'nin iki ucunda başlayarak 90 gün boyunca yürüyorlar.


    Finalde buluşuyorlar, ancak kavuşmuyorlar. Birbirini çok seven ancak ilişkinin o kırılmadan sonra devam da edemeyeceğeni anlayan ikili, hepimizin içini dağlayan bir veda ile son kez sarılıp ayrılıyor ve o günden sonra bir daha görüşmüyorlar, kendi hayatlarına, kendi yollarında devam ediyorlar. İçlerinden atamadıkları o duygulardan, dolayısı ile birbirlerinden kaçıyorlar yıllarca. Her ikisi kariyerlerine performanslarına farklı mecralarda devam ediyor. Ancak belli ki bilinçli bir şekilde bir araya gelmekten, bir adım atmaktan çekiniyorlar. Ta ki 2010'a kadar.

 Marina hiç tanımadıkları insanların bir masada kendisinin karşısına oturduğu bir dakika boyunca hiçbir mimik, temas, konuşma olmaksızın birbirlerinin gözlerine bakarak birbirlerinin hislerine, duygularına odaklandıkları bu yolla kendi duygularına, hislerine yönelmelerini amaçlayan ve bunun kayıt altına alındığı bir performans organize ediyor. Performans başlıyor. Kare bir masa, bir tarafında kırmızı elbisesi ve yıllara meydan okuyan güzelliği ile Marina. Diğer tarafta ise boş bir sandalye ve zamanla gelip giden, değişen konuklar...

     Marina gözleri kapalı önüne bakıyor. Konuk geldiğinde yavaşa gözlerini açıyor, başını kaldırıyor ve bir dakika boyunca bakışıyorlar. O arada Marina'nın aklından ne geçiyor, ne kurguluyor, orada oturan Marina'mı yoksa Marina ile kendini izole etmiş bir eser mi yine bilmiyoruz. Ancak karşısına oturan insanların yüz ifadelerinden çeşitli duygu durumlarda gezdikleri anlaşılabiliyor. Kimi gözler benzettiği biri ile kurduğu ilişki ile geçmişte geziniyor, kimi gözler o anın dışına çıkamamış gülmemek için kendini tutuyor, kimi gözlerde anlam arayan bir ifade. Bir dakikayı doldurduktan sonra ziyaretçi kalkıyor. Marina gözlerini kapatıp, başını önüne eğiyor ve bir sonraki ziyaretçiyi bekliyor. 

    Bir sonraki ziyaretçi gelmiş, Marina gözlerini aralıyor. başını hafifçe kaldırıyor. Ulay... 22 yıl sonra. Çin seddi'nin ortasında son kez sarılıp ağlayarak veda ettiği o adam. O anda Marina da eserin bir parçası olmaktan çıkıyor. Performans bitiyor. Sahne yine 22 yıl önce sergilemek istedikleri o performansa dönüşüyor, iki aşığın duygularını filtresiz bir biçimde izliyor insanlar. Gözlerinden, yüzlerinden bütün düşünceler okunuyor. Marina'nın gözleri Ulay'ı görür görmez ışıldıyor. Yüzündeki tebessümü saklayamıyor. Geçen yılların Marina'nın gözlerinden tekrar akıp gittiğini görebiliyorsunuz. Ulay'ın yüzündeki kırışıklılara, beyazlayan saçına nasıl da derin derin bakıyor. Bir ara yüzündeki tebessüm kayboluyor. Adeta geçen yılların hesabını soruyor Ulay'a. Ulay'ın yüzünde garip bir mimik beliriyor bir iki kez, "başka türlü olabilirdi" diyor sanki, bir pişmanlık, öyle olmasını ben de istemedim der gibi... Derin bir of çekiyor. Bir şeyler anlatır gibi. af diler gibi, özlemiş gibi, zamanı geri getirmek ister gibi. Sonra yeniden Marina'nın yüzü yeniden ışıldıyor ve dayanamıyor. Uzanıp ellerini tutuyor Ulay'ın. İkisinin de yaşlar boşanıyor gözlerinden. dünyanın en uzun bir dakikası yaşanıyor orada. Ulay bir şeyler mırıldanıyor anlaşılmaz. Bir dakika doluyor. Marina ellerini çekiyor usulca, Ulay'ın elleri masada bomboş kalıyor bir süre. Sonra o da çekiyor ellerini. Süre doluyor Ulay kalkıp ayrılıyor oradan yarım kalan bir vedayı tamamlar gibi. Marina gözyaşlarını siliyor elleriyle, eksik kalan bir vedayı tamamlar gibi.

Sonrasını bilmiyoruz. Ulay 2020 de vefat etti. Marina çok istemesine rağmen covid salgını nedeniyle cenazesine katılamadı.

 

31 Ocak 2026 Cumartesi

Bir Penguen için gerekçeler

Yıllar sonra "Dünya'nın Sonundaki Karşılaşmalar" adlı bir belgesel tekrar gündem oldu. Sebebi tüm sürü bir arada okyanusa doğru giderken, sürüden ayrılıp dağlara doğru tek başına giden bir penguenin yeniden viral olması. Nihlist penguenle ilgili herkesin aklında tek bir soru; NEDEN ? İhtimaller mi daha fazla, insanın anlam arayışının, nerde neye anlam yükleyeceğini kestiremediğimiz belirsizliği mi? Belki maceraperestin biriydi. Penguen dünyasının Martı Livingston'ı olmaya çalışıyordu. Belki asla kendini affedemediği bir hata ile yüzleşmeye çalışyordu. Belki atmosferde dolaşan bir radyo sinyalini penguence bir çağrı sanmıştı. Belki de kendi topluluğuna ait değer yargıları sorguluyor, İnto the wild filmine ilham olan bir Christopher McCandless'ın bunalımını yaşıyordu. Ya da niye bu kadar özel anlamlar yüklüyoruz Bize bu penguenin kendi tercihi ile kolonisinden ayrıldığını düşündüren şey ne ayrıca. Belki de onun kararı değildi bu. Belki bir uyumsuzduu ve sosyal kabul görmediği için kovuldu. Belki Penguen dünyasına ait olmayan zararlı fikirleri yaymak istediği için sürgüne gönderildi. Belki beyninin yön bulmasına yarayan bölümünde ortaya çıkan bir tümör yüzünden aslında okyanusa gittiğini düşünerek ayrıldı gruptan. Belki sadece nereye gittiğini farkedemeyecek önemli bir görme bozukluğu başlamıştı o anda. Peki kendi sürüsünden hiçbir penguen umursamazken, biz konfor alanından çıkamayan milyonlarca insanı nasıl peşinden sürüklemeyi başardı? Bilmem. Bazı soruların cevabını siz de bilmezsiniz, penguen de... ama siz kalırsınız.

Ölen kedilerinizi cebinizde taşıyamazsınız

Kırılan bir şeyler var içimde. Tükenen bir şeyler var. Beni değiştiren, beni dönüştüren, çürüten... İçimde herkesten korumak için en derin karanlıklara sakladığım ve artık bıraktığım yerde bulamadığım bir şeyler var. Geç kalınmışlıklar, hesaplaşmalar. Ölü bir kedi, 13 yıldır çürümekte göğüs kafesimin içinde. Adı Müezza... Çürümüş leşinin kokusunu duyabiliyorum bazı gece yarıları ansızın uyandığımda. İyileştiremediğim yaralar var, göğsümde. İyileştirmediğim, ama canımı acıtmasını umursamamayı öğrendiğim. Öğrenmek zorunda kaldığım. Çürüyen tüm vücuda yayılan bir yara. İçinde kurtçukların bir yumak halinde devindiği geniş bir morluk ve siyahlığın ortasında kan pıhtılarının, sarı irin ve iltihaba karıştığı, kötü kokular yayan koyu bir kırmızı, sulu bir yara... Ne kadar sakınırsam saknayım, nereye gidersem gideyim, üzerini neyle kaplarsam kaplayayım varlığı bir kasvet gibi ortama çöken bir şey. Kiminle otursam, kimle konuşsam bir yerden çıkıp herkesi kaçıran bir lanet. Her şeyin güzel gittiği bir anda yaradan masaya dökülen kurtçuklar, kanamaya başlayan yara ve havayı kurşun kadar ağırlaştıran çürümüş bir kedi ölüsünün kokusu...

25 Ekim 2020 Pazar

Confusion



" Biz bile bilemeyiz çoğu zaman neyi neden hissettiğimizi. İsmi konmadığı zaman daha çok hoşumuza gider bazı şeyler. Kontrolümüz altında olduğunu düşünüyoruz belki bu şekilde, bilemiyorum. ya da sadece o kadarını istiyoruz.
İltifatlar, imayla ifade edilen hoşlanmalar. Bazen bunun ötesini istemiyor olabiliriz, bunun ötesine geçince ne yapacağını bilemiyor olabiliriz. Ne bileyim belki de böyle değil, belki de böyle"

23 Ekim 2020 Cuma

Fantastik Bir Kış Öyküsü

" Derginin yeni sayısının baskıya teslim edilmesine bir hafta kalmıştı. Editörün “yazısını teslim etmeyen bir sen kaldın” diyen sitem dolu telefonuyla öğrendim bunu. Oysa zamandan, tarihten, vakitten çoktan kopmuştu ruhum. Tarih bugünden 3500 yıl önce ya da 3500 yıl sonra olsa çevremdekiler dışında hiçbir şey değişmezdi ruhumda. Yine aynı yerde, aynı boşluk duygusuyla oturuyor olurdum.Dosya konusuna dair bir şiir yazmalıymışım bu sayıda. Terzi değilim ulan ben, düğün gününe yetişecek, üzerinize tam oturacak elbise dikmiyorum, şiir yazıyorum diyemedim işte. Başımı kaldırıp saate baktım, zaman yeniden bir ünsiyet kurdu benimle. Vakit gece yarısını iki saat geçmişti. Kül tablasında Sezai Karakoç’un yalnızlığı kadar sigara külü birikmişti ve ben tek dize dahi yazamamıştım. Sigara külü kadar yalnızlık düşüncesi hoşuma gitti, bir sigara külü kadar daha eklemek istedim yalnızlığa. Paket çoktan bitmişti. Masada duran çakmağı faydalı kılmak adına bir paket daha almam gerektiğini düşündüm. Zira şiir yazamayan üçüncü sınıf bir şairin masasında duran çakmak çok tehlikeli olabilir. Ansızın bir cinnet hali, tüm imla hatalarını, anlatım bozukluklarını ve en sonunda yazılmış tüm şiirleri kundaklamak veya tüm kötü şairleri yakmak için kullanılabilir. Pek bilinmez ama dünyadaki en acımasız kıyamet senaryolarından birisidir şair cinneti. Çıkmadan mutfağa uğradım. Buzdolabının üzerinde biber şeklinde bir magnetle tutturulmuş liste ilişti gözüme. "Tuz, Kağıt Havlu, Ekmek ve yara bandı." Ne çok yara var memlekette ve ne kadar az yara bandı... Listeyi yanıma aldım. Sigara alacağım yerden, listedeki diğer eksikleride almayı planlıyordum kafamda. Neticede eksik kalan her şey, sonunda şiire dönüşecek bir hüzün doğuramıyordu. Hem biraz temiz hava alırsam, uykum açılır. Ismarlama şiirin başına yeniden oturabilmek için de iyi olur diye düşündüm. Kar yağıyordu. saat geç olduğu için iki sokak ötedeki tekel büfeye gidebilirdim ancak. Yol boyunca benliğimden eksilmiş hisleri de tamamlama konusunda neden bu kadar tutarlı olamadığımla ilgili bir muhakemeye tutuştum kendimle. Soğuk kış gecelerinin insan ruhuna lütuflarından biri de insanın kendi içine dönebilmesine, kendiyle muhakeme edebilmesine imkan tanımasıdır bence. Sigara, tuz ve yara bandını alıp çıktım. Eve dönüyordum. Evimiz tenha bir sokakta olduğundan bembeyaz yolda, henüz kimsenin bozmadığı karın üzerine botlarımın izinin çıkması hoşuma gidiyordu. İnsanlar genelde geçtikleri yerlere iz bırakma eğiliminde oluyorlar nedense. Sonsuza kadar kalıcı olmadığını bilseler bile vazgeçemiyorlar bundan. İçimizde var olan tuhaf, hastalıklı bir içgüdü işte... Okulda sıralara, gittiğimiz pikniklerde ağaçlara isim kazımak, kumsalda dalgaların çekildiği yerdeki çamura isim yazmak, tuvalet kapılarının arkasına, otobüs duraklarına, metro istasyonlarına, bilbordların kenarına köşesine, trafik levhalarına... Hastalıklı insan egosu nasıl iflah olmaz bir şey. Modern insanın egosu, bin yıl önce inşa ettirdikleri mabedlerin duvarlarına, fethettikleri toprakların saraylarına isimlerini kazıttıran fatihler, imparatorlar kadar büyük müydü? Üstelik hiçbir şey başarmamışken... Şah Cihan'a Mümtaz Mahal için Tac Mahal'i yaptırtan duygu ile Ali'ye lise duvarına "ali ♥ leyla " yazdıran aynı duygu olabilir miydi? Bir şiir çıkar mıydı buradan? Tüm bunları düşünürken, çok iyi sıkıştırılmış bir kar topu tam kulağımda patladı. Kulağım, sanki ince bir kağıt kesiği yemiş gibi sızlıyordu. Profesyonel bir atıştı. çok iyi hazırlanmış bir kar topuyla, kartopunun insana en çok acı verdiği noktaya… Durup etrafıma baktım, kendi çevremde bir tur attım. etrafta kimse yoktu. başımı biraz yukarı kaldırıp apartmanların camlarına bakarak, öncekinin aksi yönde ve daha yavaş bir tur daha attım kendi eksenim etrafında. Tam turumu tamamlarken karşımda üç adet kardan adam gördüm. Ellerinde çatılardan, araba tamponlarından aldıkları sivri buz sarkıtları vardı. -Ne istiyorsunuz? +İntikam! Yıllardır kardan adamlara yapılan soykırımın intikamı. İri cüssesiyle orantılı kalın bir sesi vardı ve tam da bir kardan adama yakışacak kadar soğuk bir ses tonu ile konuşuyordu. Bir ara söylediklerinden koptum, sadece kömürden yapılmış ağzının hareketlerine, hipnotize olmuş gibi bakıyordum. Muhtemelen ölmek üzere olan birisi olarak, garip bir şekilde konuşurken neden ağızlarından buhar çıkmadığını sorguluyordum içimden. Oysa bu havada nefes alırken ben nerdeyse bir ejderha gibi soluyordum. Birden ses tonunun iyice yükselmesi ile irkildim, artık konuşmuyor kükrüyordu. Bana doğru hareketlenmek üzere olduğu hissine kapılarak, nutkunu bitirmeden araya girdim. Ölecek olsam bile bir korkak gibi yalvararak ölmek yerine, dövüşerek ölmenin erdemi üzerine ben de içimde kendime nutuklar çekiyor, kendimi cesaretlendiriyordum. İstemsiz, mücadele etmek niyetinde olduğumu göstermekle, bir yandan da onları daha da öfkelendirmekten korkmak arasında cılız bir tehdit çıkıverdi ağzımdan. Aslında tehdit bile değildi, ancak bir tehdit teşebbüsü olabilirdi. "-Bana doğru bir adım daha atarsan…!..." Her halimden blöf yaptığım anlaşılıyordu. Bu kadar cılız bir tehdit savurduğum için ve tehdidim karşımdakini korkutmadığı için söylediklerimi hiç söylememiş olmayı diliyordum içimden. Onları korkutmak için kalkıştığım bu teşebbüs ile hiçbir şey söylemeden durarak bile görünebileceğimden daha korkak görünmeyi nasıl başarmıştım. Nasıl her başladığım şeyi böyle yarımbırakarak, hiç başlamadan önceki halinden bile daha kötü hale getirip mahvedebiliyordum. Utanç ve çaresizlik içinde sanırım tehdidimi biraz güçlendireceğini düşünerek refleks ile elimdeki poşeti, vurmaya hazırlanmışım gibi kaldırdım. Bu kez öfkeli ses tonuna biraz da alaycı bir ifade katarak devam etti: Seni öldürmeyeceğim küstah! Bacaklarına sapladığım şu sarkıtlarla birlikte burada bırakacağım öylece. Yürüyemeyeceksin, bir yere gidemeyeceksin. Donarak yavaş yavaş öleceksin. Bu, buz sarkıtları damarlarındaki sıcacık kanla eriyip gidecek. Bacağında iki kocaman delikle, şurada donarak öleceksin! Üstelik güneş doğduğunda nasıl öldüğünü bile anlamayacaklar, hiçbir delil bulamayacaklar dedi. Hayatım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi, kötü bir filmin film şeridi gibi geçerken birden aklıma bir şey geldi; Belediyenin yol çalışmaları için kullandığı tuzlama arabaları... Zihnimde parlayan kirli, sarı renk belediye aracı henüz tam planlı bir düşünceye dönüşmeye fırsat bulmamış görselden ibaretken, ani bir hareketle poşetinin içindeki tuz paketine tüm gücümle tırnaklarımı geçirip parçalayarak bir avuç tuz aldım ve konuşanın yüzüne doğru savurdum. Kardan adam acı içinde bir kükremeyle iri parçalı şiddetli bir tipi gibi dağıldı etrafa. Ne olduğunu anlamadan ben ve diğer iki kardan adam birkaç saniye süren, şiddetli bir tipinin ortasında kaldık. Tipi dağılınca diğer iki kardan adam yerde duran havuca ve kömür parçalarına bakıyorlardı. Karşımda nutuk atan kardan adamdan geriye yüzünün büyük bir bölümü, yuvarlak gövdesinin sağ omuz kısmı olmayan bir kar kütlesi duruyordu. Onlar olayın şokundayken ben çoktan paketten bir avuç daha tuz alıp, sımsıkı tuttuğum sağ yumruğumun içine havaya kaldırmıştım. Bu kez en sert yüz ifademi takınarak, kararlı ve gür bir ses tonuyla başka isteyen var mı diye sordum. Tehdidimi daha da güçlü göstermek için daha güçlü nefes alıp vererek ağzımdan ve burnumdan daha fazla duman çıkarmaya çalışıyordum. Sonra uyandım. Oda karanlıktı. Duvarlarda yalnızca açık kalan televizyon ekranının aydınlığı kımıldıyordu. Televizyona döndüm, ilk anda ekranın parlak ışığı gözlerimi yaktı. Bir kaç saniye içinde gözlerim alışmıştı. Uyurken açık bırtaktığım televizyonda, iklim ve küresel ısınma temalı sıkıcı tartışma programı devam ediyordu. Sarıldığım battaniyeden çıkmadan ayağa kalktım. Battaniyeye sarılı vaziyette dolaşıyordum evin içinde. Televizyonu kapattım. Parmağımın ucuyla perdeyi hafifçe araladım. Kar, dışarıda şiddetini iyice arttırmıştı. Masa lambasının cılız parlaklığı ancak masada duran kağıdı ve kül tablasını aydınlatmaya yetebilen kendine münhasır bir alanda televizyon ekranın ışığına karşı kazandığı zaferin mağrurluğunu yaşıyordu.. Masada ağzına kadar dolu bir küllük ve sadece başlığı atılmış ısmarlama bir şiir teşebbüsü vardı; "KIŞ SONATI." Soğuk kış gecelerinin insan ruhuna lütuflarından biri de insanın kendi içine dönebilmesine, kendiyle muhakeme edebilmesine imkan tanımasıdır. İnsanın, kimseye okutmayacağı şiirler yazması da insanın kendiyle hesaplaşabilmesinin başka bir yoludur.

8 Kasım 2019 Cuma

Cana'da Düğün, Bana da Düğün.


   

    Cana'da Düğün, rönesans ressamlarından Paolo Veronese'e ait bir tablo. Louvere müzesinde Mona Lisa ile karşılıklı duruyormuş. Resim İsa'nın, krallar ve kraliçelerin davetli olduğu zengin bir düğünde, şarabın bitmesi üzerine suyu şaraba dönüştürdüğü mucizeyi tasvir ediyormuş. Bense bir düğün salonu garsonu olarak, nispeten daha basit bir düğünde biraz toz içecekle suyu limonataya dönüştürürken kimsenin tasvir etmeye değer görmediği bir tablonun parçasıyım.

            Yere atılmış çerez kabukları, masalara dökülmüş meşrubatlar, memleketin katledilmiş türkülerinin, yine memleketin en berbat sesli adamları tarafından işkence mağduru gibi bağıran bir org eşliğinde söylendiği bir tablo... Yetmiyormuş gibi tüm bu gürültünün, kutu kadar salona Pink Floyd'un Wembley konserinde kullandığı kadar büyük bir ses sistemiyle verilmesi de cabası... Bu arada bir düğün salonu garsonunun Pink Floyd dinlemesinin insanlara tuhaf gelişini bir parça anlıyorum ama duvardaki başka bir tuğla olabilmek için gittiği özel okulda "The Wall" tişörtü giyenlerin neden insanları daha az rahatsız ettiğini anlamıyorum. Hem bakmayın bu halime, dışarıda benim de "The Wall" tişörtüm, taşlanmış kotlarım filan var. Ama yalnızca akşam olup, güneş batınca beni, kısa kollu beyaz gömleğim, üzerine siyah papyonumla fonda Lorke çalan bir salonda garson olarak gören insanların, bu dönüşümümden habersiz olmaları çok doğal. Dönüşüm derken, hani şu Kafka'nın Gregor Samsa'sı gibi. Zavallı Gregor, eminim ona da dönüşümü bu kadar acı vermiştir. Şaşırmayın efendim, düğün salonu garsonları da, düğün salonu garsonu olmadıkları zamanlarda Kafka okur...

            Abartılı makyajlar, bir hipnoz deneyinde rastgele hareket eden renkli noktalara benzeyen rengarenk giyinmiş kadınlar, yarısı sönmüş balonlarla yapılan süslemeler, duvarlarının bir kısmı rutubetli olan düğün salonuyla tuhaf bir şekilde görsel bir bütünlük oluşturuyor... Kötü bir yerel ressamın soyut bir resmi olsaydı bu, adı uyumsuzluğun uyumu olurdu herhalde. Tarif edilemez yapay bir atmosfer... Sadece bardaklar, çatallar değil, her şey plastik gibi, davetliler bile...Oğullarına kız beğenmeye gelmiş teyzelere kendini beğendirmek için saatlerce süslenen kızlar dahi o kapıdan girince tüm güzelliklerini kaybediyor. Cannes'da Kristen Dunst'ın giydiği kıyafetin birebir benzerini giydiğinden habersiz kız, balonlarla, fon kağıdıyla süslenmiş, ortalıkta veletlerin koşuşturduğu bir düğün salonunda, fonda o çekilmez org sesi varken ne yaparsa yapsın daha kapıdan girerken buharlaşmaktan kurtulamıyor. Hele o Adile Naşit fiziği ile, her hallerinden bir kaç sene önce aldıkları ve yalnızca düğünden düğüne giydikleri belli olan pullu parlak elbiselerine zorla sığdırılmış orta yaş üstü teyzeler, bu suni eğlencenin en neşelileri. Bir an bu teyzeleri görünce aklıma Requim For A Dream filmindeki Sara geliyor. Rüyaya Ağıt... Rüyaya Ağıt... O an boğazınıza sert bir şey oturup kalıyor, yutkunamıyorsunuz. Masada devrilmiş bir plastik bardağa saplanıp kalıyor bakışlarınız bir yerden sonra. Bardaktan süzülüp, masanın kenarından damlayan o sarı meşrubatın tek tek damlayışını izliyorsunuz. Bütün salondaki o konuşmalar, kahkahalar, gürültülü müzik tam o anda duyulmaz oluyor. Zaman yavaşlıyor ve masanın kenarından damlayan meşrubatın ritmine ayak uyduruyor sanki. Sanki yere düşen damlanın sesini duyabiliyorsunuz. Her damlada içinizde bir öfke kabarıyor. Hababam sınıfının yıl sonu eğlencesinde Ferit'in çocuğuyla salona giren okul müdürü gibi "durdurun bu rezaleti" diye haykırarak bitirmek istiyorsunuz bu berbat tiyatro oyununu, bıçak gibi kesmek istiyorsunuz tüm bu sahteliği ama olmuyor. Biri dürtüyor omzunuzun arkasından "yeğenim bizi bi çek bakalım" diyerek bir telefon uzatıyor size yerinden kalkmadan. Suratının orta yerine yumruğu indiremiyorsunuz orada. Çünkü oğullarını, kızlarını, yeğenlerini filan evlendiriyorlar. Bu onların en mutlu günü ve hepsini memnun etmek zorundasınız. Gülümseyerek bir de
"bu taraftan çekeyim" diyorsunuz. Bir bok olacağı yok ama onların fotoğrafta güzel çıkmasını istediğinizi, bunu önemsediğinizi göstermeniz gerek. Salonun tenha bir köşesinde bir hanım küçük çocuğunu, boş meşrubat şişesine işetmeye çalışıyor, tuvalette çok sıra var çünkü. O sidik kokan pis şişeyi de süpürmek zorunda kalacak olmanıza rağmen bir şey diyemezsiniz. Çünkü gidip birazdan geline çeyrek takacak bu kadının, altınını takarken keyfinin kaçmamış olması gerek. Bu görgüsüz sarhoş sürüsüne uşaklık etmek ne kadar ağır gelse de, sizi sigara almaya gönderen sığırın bile gönlünü yapmalısınız. Üstelik biraz temiz hava alabilmek için tek şansınız. Masalar ve mutfak arasında atılan on binlerce adım, ayağınıza vuran kundura, saatlerce ayakta durmaktan taş gibi kesilmiş sırt...

            Düğün bitiyor. En sona sarhoşlar kalmış. Bir ellerinde onların ceketlerini taşıyan, öbür elleriyle kollarına giren yaşça daha genç adamların omzuna, terden sırılsıklam gömlekleriyle yaslanarak salondan yavaş yavaş çıkıyorlar. Diğer yanda, tek bir org ve bir vokalden oluşan orkestra, ses sisteminin kablolarını topluyor. Ben ise yere dökülen meşrubat, çerez, patlamış balon parçaları ve yırtılmış fon kağıdından oluşan enkazı süpürürken, bir yandan Veronese'ın Cana'da Düğün tablosunda efendisine şarap sunan siyahi köleyi düşünüyorum. Acaba içinden genç çifte mutluluklar dilemiş midir?

*SatürnSakini