30 Ekim 2012 Salı

SATÜRN RADYOSU ŞARKILARI-2


Dylan'ı hepimiz severiz fakat Baez haklıydı.

 sigara yaktırır:   "Hatıraların ne getirebileceğini biliriz ikimiz de"
 bi tane daha yaktırır: "dinle"

DİAMOND AND RUST

elmaslar ve pas 
lanetlendim şimdi 
çünkü gene geldi senin hayaletin 
ama bu alışılmadık bir şey değil 
dolunay çıktı 
ve senin beni arayacağın tuttu 
ve burada oturup 
elim telefonun üstünde 
birkaç ışık yılı önceden tanıdığım 
bir sesi dinliyorum 
dosdoğru düşüşe geçerek 
hatırladığım kadarıyla 
gözlerin serçe yumurtasından daha maviydi 
şairliğimin berbat olduğunu söylemiştin 
nereden arıyorsun? 
ortabatı'da bir telefon kulübesinden 
on yıl önce 
sana kol düğmeleri almıştım 
sen bana bir şeyler getirmiştin 
hatıraların ne getirebileceğini biliriz ikimiz de 
elmaslar ve pas getirirler 
sahneye daldın 
zaten bir efsaneydin 
yıkanmamış bir fenomen 
orijinal serseri 
kollarıma saptın 
ve orada kaldın 
geçici olarak kaybolmuştun denizde 
madonna senin olmuştu bedavaya 
evet, kabuğundaki kız 
seni incinmekten koruyacaktı 
şimdi görüyorum ayaktasın 
etrafına düşen kuru yapraklarla 
ve saçlarında kar 
şimdi gülümsüyorsun 
washington meydanı'ndaki 
o salaş otelin penceresinden.. 
nefesimiz beyaz bugularla çikip 
birbirine karişiyor ve havada kaliyor 
kendi adima konuşmam gerekirse 
ikimiz de orada ölebilirdik o zaman 
şimdi bana diyorsun ki 
nostaljiyle işin yok 
öyleyse başka bir laf söyle bana 
(bu duruma uyan) 
sen çok iyisindir kelimelerle oynamakta 
ve işleri belirsiz birakmakta 
çünkü öyle bir belirsizlige ihtiyacım var şimdi 
herşey çok fazla açik görünüyor 
evet çok sevmiştim seni 
ve bana elmaslar ve pas sunuyorsan 

zaten ödedim (bedelini) 


joan Baez ve Bob Dylan sanırım tüm dünyada magazin dünyasının görüp görebileceği en sansasyonel çiftti. Baez, serseri, başına buyruk köylü kızı...Country'nin tüm incelikleri ve kadife sesiyle tüm sistemin canına okuyordu. Birden yanında en az onun kadar seri ve başına buyruk bir genç belirdi. Tarz sahibiydi, beat kuşağının yazarlarını filan okuyan eğitimli, entelektüel biriydi. Birlikte sahnelerin, konserlerin tozunu attırıyorlardı. Dylan, elbette muhteşem bir yeteneğin sahibiydi fakat, Baez gibi bir şöhretin yanında objektiflere yakalanmasının süreci hızlandırmadığını kimse söyleyemez.

Sonra Dylan , Baez'den uzaklaşmaya başladı. Onu yeterince entelektüel görmüyordu. Rivayet o dur ki efsane şarkısı "one more cup of coffee" Baez için yazılmıştır. Romantik tınısına aldamayın, sözleri sevdalı bir yüreğin kaldıramayacağı kadar ağır bir terkedişi temsil eder. Ve yine rivayet odur ki Baez ise Dylan'ı hiç unutmamış, yaralı bir kadın olarak hayatını, şarkılarını hep ezilenlerin, muhtaçların, yaraları olan insanların yanında yaşamıştır. Diamond and Rust'u ise Dylan'a yazmıştır.

17 Ekim 2012 Çarşamba

SİYAH KAPÜŞONLU KIZLAR



Bir eksik, bir fazla çok farkeder.  Bazen bu fark, "sevdiğiniz ölü insanları, hayatta olan sevmediğiniz insanların sayısına eşitler ve bu, hayatı çekilmez kılar" *

 Çabalamak yetmez ve insan ölene kadar kendilerini cama çarpıp duran sinekler gibi hisseder. Çocuk parkında, bir banka bırakılmış intihar notu gibi rahatsız edici bulur kendini kalabalıkta.

 Hani elinde bir zaman makinası olsa, kalkıp kapıdan geçen nayloncuya verecek derecede bıkmıştır hayattan.Yerine aldığı rengarenk mandallarla hayata tutunmanın daha kolay olacağını düşünür.

Genelde ilk taşı günahsız olan atar ve 50 akıllının da aklının kuyudaki taşa takılması kadar olağan bir şey yoktur.

 Ve örgülü, yün kazağın tam da dirseğinden, ahşap bir masadaki kıymığa takılması gibi bir şeydir aklının sürekli ona takılması. Dişlerini kamaştıran naylon bir gıcırtı çıkarır üstelik. Ya da sigara dumanından halkalar yapmak gibidir. Birkaç saniye titreşip havada dağılan halkalar gibi... sağlığa zararlıdır üstelik ve içinin boş olduğu radikal bir gerçekliktir. Bazen tüm bunlar için delilerin kuyuya taş atması bile gerekmeyebilir.

 Muhtemelen o sırada  Bob Dylan cennetin kapısını çalıyordur ve siz  Orhan Cami'inin şadırvanında abdest almakla meşgulsünüzdür. Çünkü siz zile basmaktan yanasınızdır ve bu gibi durumlarda böyle bir eylem elbette kaçınılmazdır.(burada "knocking on heavens door" dinliyor olsanız isabet olurdu)

Ve hazır cennet demişken siyah kapüşonlu kızlar sadece rüyalarda iner cennete uzanan merdivenlerinden. Üstelik Led Zeppelin bu kızlara şarkı dahi ithaf etmiştir. Ayrıca siyah kapüşonlu taşlar da acıtır insanın canını.(bkz: stairway to heaven)

Bu arada cellatların da siyah kapüşonlar giydiklerinden bahsetmiş miydim?

*SatürnSakini

8 Mayıs 2012 Salı

KARDEŞ, BUKOWSKİ MANİTANI KESMİYORMUŞ.


Yürüyen merdivene biniyorum. Genç bir adamla çok hoş bir kız var önümde.Kızın pantolonu ve bluzu tenine yapışmış. Yukarı çıkarken kız bir ayağını bir basamak yukarı yerleştiriyor ve kalçası büyüleyici bir biçim alıyor. Genç adam etrafına bakınıyor. Endişeli bir hali var. Bana bakıyor. Başımı çeviriyorum. Hayır, genç adam, bakmıyorum, sevgilinin kıçına bakmıyorum. Kaygılanma, ona da sana da saygı duyuyorum. Hatta, her şeye saygı duyuyorum: büyüyen çiçeklere, genç kadınlara, çocuklara, bütün hayvanlara, değerli ve karmaşık evreninize, her şeye ve herkese... GenÇ adamın biraz rahatlamış olduğunu hissediyor ve seviniyorum onun adına. Sorununu biliyorum: kızın bir annesi var, babası var, belki de bir kız kardeşi ya da ağabeyi ve kuşkusuz bir sürü sevimsiz akrabası...

Ve dans edip flört etmeyi seviyor

ve sinemaya gitmeyi seviyor

ve bazen aynı anda sakız çiğneyip konuşuyor

ve aptal televizyon dizilerine bayılıyor

ve gelişmekte olan bir aktris olduğunu düşünüyor

ve her zaman çok güzel görünmüyor

ve ürkütücü bir öfkesi var

ve arada sırada çıldırdığı oluyor

ve telefonda saatlerce konuşabiliyor

ve yakında bir yazını Avrupa'da geçirmek istiyor

ve ona neredeyse yeni bir Mercedes almanı istiyor

ve Mel Gibson'a âşık

ve annesi ayyaş

ve babası ırkçı

ve bazen çok fazla içtiğinde horluyor

ve yatakta genellikle soğuk ve bir gurusu var,

 1978 yılında çölde İsa'yla karşılaşmış bir tip,

ve dansçı olmak istiyor

ve şu anda işsiz

ve ne zaman şeker ya da peynir yese migreni tutuyor.

Kızı yürüyen merdivende yukarı çıkarışını izliyorum, kolunu korumak ister gibi beline dolamış, talihli olduğunu düşünüyor. Kendini çok özel buluyor. Dünyada hiç kimsenin sahip olmadığı bir şeye sahip olduğunu düşünüyor ve haklı. Çok haklı, kolunu o bağırsak, mesane, böbrek, akciğer, tuz, sülfür, karbondioksit ve balgam yığınına dolarken, şans dilerim.

                                                                                                                 *Charles Bukowski


21 Nisan 2012 Cumartesi

HUZURSUZ ANTOLOJİSİ-1



acının dağlandığı anlar vardır…
aramaya gerek yok, o gelir bulur…
beraber gidilen bir lokantanın kapanması bile üzüntüdür…
veyahut lokantanın yerine dükkânı çiçekçinin tutması…
gözyaşından çorba olmaz ama…
dilin, damağın yanar tuzdan…
soğutamazsın…
zamansız, kırmızı bir toka çıkar nereye saklanmışsa…
saçı toplasın diyedir küçük canavarın dişleri…
ve fakat dağıtıp ısırır, acıyan ne varsa…
yaşananları…
yaşanmak için sıraya girmiş ihtimalleri…
yapılmayanları…
sadece erkek olduğum için koridor tarafına oturmak durumunda kaldığım,
yani gam kenarının yine bana düştüğü
bir otobüs yolculuğumuz olmadı hiç uzaklara…
sen benim omzumda uyuya kalmadın hareket halindeyken…
biz durduk…
durdurduk…
gidebilirdik oysa…
kimseden gizlenmemiş, sadece bizi gizleyen bir tatile belki…
bir akraba düğününde dans etmedik meraklı akbaba bakışları altında mesela…
çok severdim yatakta kahvaltıyı ama, buna uygun bir tepsimiz bile olmadı…
alabilirdik… biraz daha bekleseydik…
zamanın dövdüğü bir hüzün ustasıyım ben…
kelimelerim tuğla tuğla…
her satırbaşında turuncu intihar hissi…
aklım, dilim, cümlelerim hep geçmişte…
geçmiş geçmiş de…
ben geçemiyorum ki…
bazen duruyorum yürüdüğümüz bir yerde…
ayaklarımız diyorum, bir ara aynı anda buradaydı…
beraber bastık bu toprağa…
sahi var mıdır o günden bugüne kalan bir toprak zerreciği?
tuhaf tutsaklığımın, her şeyden sen çıkarışımın şahidi kalmış mıdır etrafta?
bu bardaktan su içmişti…
bu sandalyede oturmuştu…
bu bankanın önünde buluşmuştuk ilk kez…
hiç gözümün önünden gitmiyor, çimlerin üstüne denk gelmiş tavla maçımız…
elimizde soğumuş kahveler, tadı bizden önce kaçmış kekimiz…
ve ikimiz de aynı anda mars olduk kıra kıra birbirimizi…
bir Allah'ın pulu durduramadı bizi…

gidişine türlü anlamlar yükledim…
istesem kalırdın…
istesen kalırdın…
gözyaşımdan düğümler attım açılması zor olsun diye umudun…
ama sevdim yine de…
seninle alakalı ne varsa sevmeye devam ettim…
son buluşmamızı sevdim…
tam giderken, beni elimden tutup çeken seni sevdim…
sarılmamızı sevdim…
arkama dönüp bakamamayı…
bizim oturduğumuz masada oturan mutlu çifti sevdim nargilecide…
ne olur hep böyle kalın dedim… ne olur…
bir yıldönümü gününde, engel olamadım kendime yoldan döndüm…
sen olmasan da sana giden yoldaydım, hatta birazdan evinin önünde…
ağlayarak söndürdüm yeni yasımın mumlarını…
kutlu olmadı ama!..

biliyorum biz geçtik sevgilim…
bizden geçti…
başka hayatların insanlarıyız artık…
başka umutların…
başka adam…
başka kadınların…
tamam da, silebilir misin yaşadıklarını?
boyayabilir misin siyahla neşeli günlerimizi?
çıkarıp yüreğimi, kanımın söndürdüğü ateşlere atabilir misin, yangında ilk kurtarılacakken…
yıllar sonrasına yatırılmış acılarımız var artık karanlık mahzenlerde…
beklenmedik bir karşılaşma anında…
bir havaalanında…
bir tesadüfler garında…
bir kafede…
ya da sinema çıkışında kim bilir..
birbirine bakan şaşkın gözler…
belki evlenilmiştir, belki çoluk çocuk duvarı örülmüş, anıların üstüne beton dökülmüştür…
işık mı en hızlıdır, ses mi kıyasında; açık farkla galip gelir o anda, hiç hesapta yokken acı…
acı hızlıdır acı…
yaşananlar bir çırpıda, dirhem dirhem koparır etini…
ama ne çare; gurur engel olur…
giyilen sahte mutluluk elbisesinin düğmeleridir tebessüm…
boğazın düğümlenir…
soğuk bir merhabadır dildeki…
ama öpmek, içine çekmek istersin dudaklarından hasretini…
"devam etseydik, tüketseydik bu kadar güzel olur muydu" gözlerinde birikir…
"neden yok ettik birbirimizi" ağzına gelir…
susarsın, öfken hükmen mağlup olur sevdana…
üşürsün…
çok üşürsün…
gidene, kalana, mizahı olmayan haline üşürsün…
öyle ki…
"karda donmak üzeresindir
uyumak tatlı geliyordur ama…
sen öldüğünün farkında değilsindir.


                                                                                                                       Zeki Kayahan Coşkun

5 Nisan 2012 Perşembe

BUGÜNLERDE SOKAKTA RASYONEL KEDİLER GÖRÜYORUM

Annemi özlüyorum. Özlemi anniyorum. Anlıyorum. Zenit bana ne söyledi hatırlanamıyor. Kurumlar ve kuramlar beni anneme üzüyor. Bende şiir yazabilme kaabiliyeti varmış, öyle söylüyorlar. Ne dediğimi bilmemek istiyorum. Hakkımı aramamak istiyorum. Boş başıma dolaşmak istiyorum. Sosyalleşmek istememek gibi bir hak tanınmak istendiriliyorduğum. Sahipsizim. Sonra sokakta dolaşırken her şeyi rasyonalize etmek durumunda kalıyorum. Bazı kediler rasyonalize olmak istemiyorlar. Annem, rasyonalize ne demek, ağlamıyor. Kendimi bana bırakmak istiyorum. Annemi özlediğim için kızlardan uzak duruyorum. Kızlar bana yaklaşmakda zorluk çekiyorlar. Köfteci de öyle. O da bana yaklaşmak da zorluk çekiyor. Canım akşamları daha çok sıkılıyor. Annem daha çok. Akşamları hava siyah oluyor. Havaya bakıyorum. Hava bana bakıyor. Bana salık verilecek sevgiliyi doğudan reddetmek durumundayım. Kızlar bana önem vermemek konusunda tutarlı. Annemi özleyince, annem yok ya hani, böylece Hayati'ye bakıp. Hayati'ye bakıyorum işte. Yani şey oluyor. Hayati benim hayatımda etkili bir yere sahipmiş ben de, hani Hayati'ye bakıyorum ya, hah, işte Hayati'nin şey. Sonra dışarı bakınca küçük bir irrasyonel kedi görüyorum. Kedi bana aç aç bakıyor.ben ona artık  annemi özlediğim için konuşmamak istemediğimi ancak rasyonel anne kedisiyle gidip gitmesini istedim işte. Kedi bana bakıp gitti. Ben gece korkunca istemediğim kitaplar okuyup anlamadığım annelere saygı duyuyorum. Ataya saygı hamurumun içinde varmış. Benim hamurum orda. Annem beni sevip özler. Ben de böylece yalnızken annemi düşünüp irrasyonel kedi gibi annemin peşinden gidemem. Sonra annemi de rasyo...Neyse...                                                                                                                

                                                                                                                                 *Ah Muhsin Ünlü

28 Eylül 2011 Çarşamba

SHAGGY ÖLMÜŞ



"Shaggy’i duymayanımız yoktur. Jamaikalı kara kuru bir oğlan…Biraz daha iyi tanıyanlar “boombastic” ve “sexy lady” sini de bilir. Ama daha çok ansızın ölümleriyle biliriz onu. Olmadık yerde bir forumda, bir sosyal paylaşım ağında karşımıza çıkıverir “shaggy ölmüş” diye. Öyle ki bi yerden sonra Shaggy’ nin ölümü, iletişim sorunu yaşanan arkadaş ortamlarında “e havalar da soğudu artık” demek gibi bir şey haline geldi. Münir Özkul'un ölmesi gibi bir şeydi, çocukluğumuzda Shaggy'nin ölmesi. Peki kim bu Shaggy? Ben de çocukluğumdan bu yana düzenli bir şekilde yılda iki kez ölümü dışında bir şey bildiğimi söyleyemeyeceğim. Zaten pek fazla kimsenin de, mütemadiyen ölümlerinin dışında hakkında fazla bir şey bildiğini sanmıyorum. Bu düzenli ölme alışkanlığı ne zaman başladı, neden sürekli ölüyor ya da öldürüyoruz bilmiyorum. Bir bilene danışayım dediğimde daha sormaya bile fırsat vermeden ruhunu çekip alıyorlar Shaggy’nin bedeninden. 


- Abi Shaggy’i bilir misin?
- O adam ölmedi mi yaa…


Evet öldü, hem de defalarca… Mesela Shaggy ilk kez öldüğünde Gaziantep’ te esmer, çirkin bir çocuktum. Power Rangers’ı Tsubasa'yı falan izlerdim. Haliyle bende o kuşağın tüm çocukları gibi yeşil ranger Tomy olurdum. Ara sıra da Kaptan Hyuga gibi tişörtümün(t-shirt değil) kollarını yukarı katladığım olurdu. Tıpkı 2-B sınıfının geri kalan tüm erkekleri gibi… 


 Okuldan geldiğimde, sırtımda çanta boynumdan mataramı bile çıkarmadan dış kapının açılması ile birlikte direk salona T.V karşısına giderdim. Power Rangers çoktan başlamış olurdu. Çantamı hemen yanıma çıkarır, beslenme çantamın dibinde kalan son dilim salçalı ekmeği oracıkta t.v nin karşısında, gözlerimi kocaman açarak yerdim ve her seferinde pavır rencırz ın bitimine bir kaç dakika kala annemin kucağında ağlayarak ve tepinerek banyoyu boylardım. 


-Ama anneeeğğğğ yaa rencırzlar birleşcekdi tam..ühüüühü
- Ay şimdi gebertcem seni ! Daha elini yüzünü bile yıkamamış. Sen dur baban gelsin görüşürüz.


Ben banyoda annemin kucağında tepinirken power rencırz bitişindeki jenerik müziği, ağlarken çıkardığım sese karışırdı. (elektro solo)


Babam eve geldiğinde o yorgunlukla çoktan uyuya kalmış olurdum. Power rencırz biraz daha uzun sürmüş olsa hani, babam eve geldiğinde ayakta olabilirdim belki ama power rencırz da yoksa, gezegendeki hiçbir şey beni o yorgunlukta ayakta tutamazdı ve babam, her seferinde cebinde kocaman bir gofretle gelirdi. Zil sesine uyanırdım. Kanepede uyandığımda, başım kocaman, yaşlı ve tonton bir bacağın üzerinde olurdu. Annemden çok daha yaşlı bir bacak.. Yeşil, çiçekli bir entarinin üzerinde…Geride bırakılmış en az 70 sene kadar naftalin kokan, yeşil ve çiçekli entarili bir bacak.. Uzun yıllar uyanır uyanmaz gördüğüm ilk şey oldu bu yeşil entari. Uyanır uyanmaz duyduğum tek koku, o ağır naftalin kokusu oldu ve uyanır uyanmaz duyduğum ilk ses onun sesiydi. Komşumuz Yüksel teyze…Yanlız yaşayan, yetmişe merdiven dayamış, o yeşil entarili tonton bacağın sahibiydi. Zil sesine uyanır uyanmaz Yüksel teyzenin anneme seslenişini duyardım :


-Kızım ben artık kalkayım müsadenle. 
Annemde her seferinde; “az daha kalsaydın yüksel teyze” derdi. 


Babam, Yüksel Teyzenin terliklerinden evde olduğunu anlardı ve sanırım tam da bunun için zile basardı. Yoksa babamın anatarı olduğunu bilirdim. Ceketinin iç cebinde, kocaman çikolatalı gofretin hemen yanında olurdu her zaman. Ama babam yine de zile basardı Yüksel Teyzeye hürmeten ve Yüksel Teyzede zili her her duyduğunda babamın geldiğini anlar, ona hürmeten anneme dönüp; “kızım ben artık kalkayım müsadenle” diyerek kalkardı. 


 Yüksel Teyze her seferinde tam kapıdan çıkarken, kocaman dudaklarıyla yanağımın yarısını ıslatarak öper, göz ucuyla babama bakarak, “gofret baba gelmiş” derdi ve gülümserdi. Böylece babamın zamansız(!) gelişinden ve -halbuki işten hergün aynı saatde gelirdi- Yüksel Teyzenin kalkmak zorunda oluşuna sebebiyet verdiği için hissettiği mahcubiyeti kocaman bir gülümsemeye çevirmesini bilirdi. Bizim dış kapıda, tüm hayatım boyunca gördüğüm bu en içten seramoni bir kez daha tekrarlanırken, Shaggy de muhtemelen bir yerlerde tekrar ölmekle meşguldü. 


Yüksel Teyze ağır ağır apartmandan yukarı çıkarken, ben şimdi ki jenersyonun asla anlamayacağı bir şey yapardım. Apartmanın ışığını beklemek… Beklerdim ki, eğer Yüksel Teyze merdivendeyken ışık sönerse tekrar yakayım, karanlıkta kalmasın. 


- Yüksel teyze… 
… 
- Yüksel Teyzeeee çıktın mı? 



Aradan yıllar geçti. Büyüdüm. hatta (Yüksel teyze tabiri ile)ortamektebe bile geçtim. Pavır rencırz yayından kalktı, Tsubasa artık çok da umrumda değildi. Fakat Yüksel Teyze bize gelmeye, ben naftalin kokusuyla uyanmaya, Shaggy de ölmeye devam etti. Babam zamanla gofret getirmeyi bıraktı. Apartmanımıza fotoselli lambalar takıldı, ben şehir dışında bir fen lisesine yerleştim. Fakat ne Yüksel teyze bize gelmeyi, ne de Shaggy ölmeyi bıraktı. Hatta yanlış hatırlamıyosam Shaggy o yıl üç kere ölmüştü. 


Lise 2. sınıfa gidiyordum. Şehir dışına gidişimde en az annem kadar ağlayan bu kadının kokusuda haliyle anne kokusu gibi bir şeydi. Sanırım o yüzden, tatillerde memlekete döndüğümde, kazık kadar adam Yüksel Teyzenin dizinde yatmaya devam ettim.. Naftalin kokusu Yüksel Teyzenin yeşil entarili, yaşlı ve artık eskisi kadar tonton olmayan dizinde, yıllar önce nasılsa aynen öyle duruyordu ve birgün ben, yine hafta sonu tatili için memleketteyken Yüksel Teyze öldü. Babam sağlık görevlileri ile birlikte, Yüksel Teyzenin naaşını merdivenlerden indiriyordu. Babamın “içeri geç” demesine aldırmadan bir elim merdiven ışığında Yüksel Teyzeyi bekliyordum. Eğer yüksel teyze merdivendeyken ışık sönerse, yakacaktım. Karanlıkta kalmasın… 


Önümden geçerlerken, sedyenin üzerindeki cenaze torbasından tanıdık, mayhoş bir koku yayılıyordu. Nerede olsam tanırdım bu kokuyu. Yüksel Teyzenin yeşil entarisinin naftalin kokusuydu bu. Kendimden geçtim, zamanın ötesinde bir yerdeydim artık. Aklımın içinde tek bir görüntü vardı. Başımı gömdüğüm çiçekli, yeşil entarinin görüntüsü… Tıpkı çocukluğumda ki gibi… Bir şeye çok yakından bakarsanız biraz bulanık görünür ya, işte aynen öyle. Sanki başımı yine Yüksel teyzenin dizine koymuşum, yeşil entarisinin çiçekleri bir iki santim ötede yine bulanık görünüyor… 


Annemin omuzuma dokunuşuyla irkildim. İçeri geçmemi ister gibi dokundu. Nasıl yapıyorlar bilmiyorum ama anneler bir şey demek istediklerinde, demek istedikleri şey gibi dokunmasını biliyorlar. Oysa ben annemin, yine Yüksel Teyzeye ; “az daha kalsaydın ” demesini isterdim. Keşke bunun içinde büyülü bir dokunuşu olsaydı. Malesef yoktu. 


İçeri geçerken, elim apartmanın ışığını yakan anahtardan yavaş yavaş aşağı doğru kaydı. Duvarın pürüzlü yüzeyine dokunurken bir şey farkettim. Apartmanımızda yaklaşık 5 yıldır fotoselli lambalar vardı ve ben tamamen bir refleks olarak elim anahtarda bekliyordum. Sanki ruhumun derinliklerinde bir yerde bir şey, yine Yüksel Teyze’nin merdivenlerdeyken ışığın sönmesinden ve Yüksel Teyzenin karanlıkta kalmasından korkmuş ve bana bunu yaptırmıştı. Zaman içinde 5 yıllık bir senkron kayması yaşıyordum. Evet, Yüksel Teyze ölmüştü ve her zaman ki gibi giderken yanaklarımın yarısı yine ıslaktı. Ha bu arada, hazır ölümden bahsetmişken tahmin ettiğiniz gibi Shaggy o sene de öldü. 


O günden sonra Shaggy ölümleri artarak devam etti. Senede iki kez, hatta bazı senelerde üç kez öldü Shaggy. Daha da az umursar oldum Shaggy ölümlerini. Fakat Yüksel Teyzenin ölümü gayet netti. O yeşil entarisinin naftalin kokusuyla, yine yanaklarımın yarısını ıslatarak yanlızca bir defa geçti önümden.


 Bugün merdivenleri çıkarken elimi anahtara koyup öylece durdum. Bir süre hareketsiz bekledim. Işık söndü. Yeşil ranger tomy oldum, 2-B sınıfının tüm erkeklerinin ismini saymaya çalıştım. Ancak 7 tanesini hatırlayabildim. Yüksel teyzeyi andım. Çok uzun bir zaman sonra, bir apartmanda, lambayı anahtara basarak yakmaya çalıştım. Fotosel beni farketti. Başaramadım. Kapıdan beyaz bir  modifiye şahin geçti. Boombastic çalıyordu.

                                                                                                                                    *SatürnSakini