27 Ağustos 2017 Pazar
Çizgi...
. . .
-hey!
sen
bumerangın elleri
tutuklusun bumerangına
kara bir örtü
beyaz uzun benekli
bazen, bir çene
bir çene kalıplı onparmak
onbin tel örgü renginde
hissedilir
ve karıştığı sanılabilecek
sicim yağmalı siyah saç.
bir kronometre
örselenmiş çarmıha gerilerek
bir kronometre ruhu.
dişlerin arasında yapışkan bir çiklet
ve istek
ve çürüme.
bunların hepsi
kalmayarak hiçbiri
bir çizgi!
-nasıl?
-şöyle
--------------------
-nasıl nasıl?
-yani üst ölçekli bir uçak gözlüğünden geçiyor
-tamam
-öyleyse
ucundan tut ve yürü
upuzun
ve hep
ve çok
ve sapmadan
ve kıvrılmadan
ve dümdüz
ve dışına taşmadan
-taşmadan?
-evet taşmadan
bir başka adam gördün mü
çizgide
yürüyen?
-?
-öyleyse
görünme kimseye sen de
-tamam
-bu yetmez
şimdikoşulacakköşeler aşılacakköşele rgeçilecekk öşeler...
yani:
--------------------
-nasıl?
-kartal gözüyle
ve her şey kadar
çizgi:
kronometresesi
uyku
ışıkgünkaranlıkgece
bütün vs.ler
bütün vs. değiller
vs.
. . .
GÖKHAN ÖZCAN/Hiçbir şey/çizgi-1
8 Temmuz 2017 Cumartesi
HUZURSUZ ANTOLOJİSİ-8
Hafifçe ısırılmış bir elmanın dilimindeyim
Elmanın kokusundayım
Anısındayım -kimbilir kimin-
Anılarda görünür, düşlerde görünmez insan
Düşlerde görünen anlamlardır
Özelliklerdir bir de belli belirsiz
Ve insansız anı yoktur.
Var mıdır?
Edip Cansever
4 Haziran 2017 Pazar
SATÜRN RADYOSU ŞARKILARI-7
Radyolarda güzel şarkılar çalmaya devam ediyor, okunmamış bir ton kitap raflarda bekliyor, filmler var mesela ve daha da olacak, bir de şiirler tabi...hepsinden de önemlisi Allah var.
Uzun bir aranın ardından radyoda çalan; Stravos Lanstsias. 1966 Lefkoşa doğumlu. Bir yere gitmeden önce oranın yüreğe dokunan insanları araştırmak, çocukluklarının geçtiği yerleri bulmak ve oralarda yürümek gibi bir alışkanlık edindim kendime bir süredir. Buhran dönemimde Lefkoşa'ya yerleşmenin kıyısından döndüğüm bir süreçte araştırırken keşfettim bu ağabeyi. Hiç gidemesem de sayesinde, bazı akşam yürüyüşlerinde Lefkoşa'nın eski taş sokaklarında yürüyormuşum gibi hissetme şansım oldu. Bazen kulaklığımda çalarken, sokakta insanlar azalıyor, ışıklar sönükleşiyor. Akdenizin ortasında, ortasından ikiye bölünmüş bir adada, tek başıma bin yıllık sokaklarda yürüyormuşum gibi oluyor. Tuhaf... Büyü gibi bir şey.
Vangelis'i ilk dinlediğim günden itibaren ne zaman piyano başında bir komşu görsem, iyi bir şey çıkacağını hissederim.
27 Aralık 2015 Pazar
SATÜRN RADYOSU ŞARKILARI-6
Şarkılar dışında dünyada pek güzel bir şey kalmamış gibi hissediyorum son zamanlarda. Bilirim güzel şarkıları sen de seversin ama sevmek her zaman yetmiyor filan. Hem zaman dedim de, neyse...
13 Eylül 2015 Pazar
Melankolik Müezza & Ayağının Altına Yapışan Karpuz Çekirdeğinin Hüzünlü Hikayesi
Havalar biraz soğumaya başlayınca, kendiliğinden kayboluyor üstelik. Kim bilir belki daha sıcak ülkelere göç ediyordur topuktan topuğa dolaşarak. Bir sonraki yıl havalar ısınınca tekrar çıplak ayakların altına yapışmacalı bir göç rotası izleyerek geri geliyordur. Belki, geçen yaz ve önceki diğer yazlar topuğunuza yapışan karpuz çekirdeği, hep aynı karpuz çekirdeğidir. Belki de değildir. Belki henüz yapışamadan birinin topuğuna ve gidemeden daha sıcak yerlere, bir kaç arsız karınca tarafından kışlık yiyecek olarak yuvaya çekiliyordur. Ya densizin biri alıp çitlerse? Bakmayın öyle! Kuruyemiş olarak tüketildiği yerler de var karpuz çekirdeğinin. Ayçiçeğinden pahalı üstelik.
Bir süredir ayağımın altına yapışan bir karpuz çekirdeği yok evde. Havalar epey soğumuş olmalı. Maalesef gidişi eksikliğiyle anlaşılan şeyler oluyor hayatımızda. Bir veda bile etmeden, sessizce çıkıp gidiyorlar; özellikle de gitmeden önce varlığını pek umursamadığınız şeylerin gidişi koyuyor insana. Karpuz çekirdekleri gibi mesela... Hani usulca hayatımdan çıkmamış olsa bir karpuz çekirdeği, kalkıp da kimseye; evin içinde sürekli ayağımın altına yapışan ve bütün evi öyle dolaşan bir karpuz çekirdeği var diye anlatmazdım. Ama anlatıyorum şu anda. Çünkü evde ayağımın altına yapışan bir karpuz çekirdeği yok artık. Niyeyse garip bir hüzün kaplıyor ruhumu bu kez. İçimde bir burukluk oluyor. Ceylan Ertem'li Vega şarkıları kadar soğudu Ankara ve bir süre bir odasında, bir süre başka bir odasında kaldığım bu evde, topuğuma yapışan bir karpuz çekirdeği dahi olmaksızın üşüyorum mütemadiyen. Karpuz çekirdeği evden gittiği için kendimi suçlu hissediyorum.
Oysa Müezza olsa böyle yapmazdı. Severdi karpuz çekirdeğini ve her şeyi. İyi davranırdı onlara. İnsanlardan umudunu keseli çok olmuştu ya, dünyayı kurtaracak şeyin iyilik olduğuna inancını hiç yitirmedi. Müezza'ya göre eğer bir insan çevresindeki her şeye karşı iyi davranmayı başarabilirse dünyayı kurtarabilirdi. Her şeye, ama her şeye; karıncalar daha kolay taşısın diye, ekmek kırıklarını daha küçük parçalara ayırabilirdi insan mesela. Mahallenin kedilerine, otobüs beklediği dolmuş durağına, üzerinde uyuduğu çarşafa, ayakkabılarına, çakmağına ve sigarasına, çay içtiği bardağına, hatta odanın ortasında ayağının altına yapışan karpuz çekirdeğine bile iyi davranabilirdi insan isterse. Bir otobüs durağı nasıl mutlu edilir, bir çarşaf ne yapılırsa mutlu olur, yıkanmadan masada bırakılan bir bardağın kalbi kırılır mı öylece bırakıldığı için, incinir mi yere atılan bir izmarit, yere atılmaktan... Az konuşurdu Müezza, hep bunları düşünürdü.
Mesela Müezza'nın ayağının altına yapışsa bir karpuz çekirdeği ; usulca bir kenara kaldırdı onu. Vefalıydı üstelik, iş yerinde gün boyunca evdeki karpuz çekirdeğini merak ederdi. Üşenmezdi. Akşam işten gelirken çiçekçiye uğrardı ve küçücük, eflatun bir saksı ile bir de kürek alırdı. Çiçekçinin elinde en çok kalan, en az tercih edilen renkteki saksıdan seçerek, aynı anda hem çiçekçiye, hem en az şevkat gösterilmiş renge iyilik yapabilirdi. Çok yönlüydü Müezza. Eve vardığında içeri girmezdi hemen. Apartmanın arkasına, bahçeye dolaşır, yeni aldığı küreğiyle, yeni aldığı saksısına biraz toprak alır eve öyle dönerdi. Planlıydı Müezza. Akşamdan ayırdığı karpuz çekirdeğini, saksıya eker, pencerenin kenarına koyardı. Bir bardak suyun birazını içip, dibini saksıya dökmezdi. Önce karpuz çekirdeğine su verir, sonra bardakta kalan suyu içerdi. İncelikliydi Müezza. Karpuz çekirdeklerinin kalbini kırmaktan korkardı.
Müezza'nın, dünyayı gerçekten iyiliğin kurtaracağına inandığı için mi, yoksa iyilik yaparak kendisini rahatlattığı için mi böyle davrandığını asla bilemedik. Belki, bunca kötülüğün içinde hayatta kalabilmesinin tek yolu buydu. Yoksa akıl sağlığını nasıl korurdu insan bu hengamede. Kar yağdığında ayakkabılarına su dolduğu halde, dolmuşa binmekle, evladına harçlık vermek arasında kalan babalar, en yakınları tarafından her gün tacize uğrarken, sadece anneleri çok üzülür diye kimseye şikayet edemeyen ya da intihar edemeyen genç kızlar, hayatında ilk kez askerde ütülü, yamasız ve ağabeyinden kalmamış bir gömlek giyen delikanlılar varken, kimsenin bir şey yapmıyor oluşu nasıl çıldırtmazdı insanı.Hem belki Tanrı, bir karpuz çekirdeğine yapılan iyiliğin hatrına, bir süre daha izin verirdi dünyanın dönmesine.
*SatürnSakini
Mesela Müezza'nın ayağının altına yapışsa bir karpuz çekirdeği ; usulca bir kenara kaldırdı onu. Vefalıydı üstelik, iş yerinde gün boyunca evdeki karpuz çekirdeğini merak ederdi. Üşenmezdi. Akşam işten gelirken çiçekçiye uğrardı ve küçücük, eflatun bir saksı ile bir de kürek alırdı. Çiçekçinin elinde en çok kalan, en az tercih edilen renkteki saksıdan seçerek, aynı anda hem çiçekçiye, hem en az şevkat gösterilmiş renge iyilik yapabilirdi. Çok yönlüydü Müezza. Eve vardığında içeri girmezdi hemen. Apartmanın arkasına, bahçeye dolaşır, yeni aldığı küreğiyle, yeni aldığı saksısına biraz toprak alır eve öyle dönerdi. Planlıydı Müezza. Akşamdan ayırdığı karpuz çekirdeğini, saksıya eker, pencerenin kenarına koyardı. Bir bardak suyun birazını içip, dibini saksıya dökmezdi. Önce karpuz çekirdeğine su verir, sonra bardakta kalan suyu içerdi. İncelikliydi Müezza. Karpuz çekirdeklerinin kalbini kırmaktan korkardı.
Müezza'nın, dünyayı gerçekten iyiliğin kurtaracağına inandığı için mi, yoksa iyilik yaparak kendisini rahatlattığı için mi böyle davrandığını asla bilemedik. Belki, bunca kötülüğün içinde hayatta kalabilmesinin tek yolu buydu. Yoksa akıl sağlığını nasıl korurdu insan bu hengamede. Kar yağdığında ayakkabılarına su dolduğu halde, dolmuşa binmekle, evladına harçlık vermek arasında kalan babalar, en yakınları tarafından her gün tacize uğrarken, sadece anneleri çok üzülür diye kimseye şikayet edemeyen ya da intihar edemeyen genç kızlar, hayatında ilk kez askerde ütülü, yamasız ve ağabeyinden kalmamış bir gömlek giyen delikanlılar varken, kimsenin bir şey yapmıyor oluşu nasıl çıldırtmazdı insanı.Hem belki Tanrı, bir karpuz çekirdeğine yapılan iyiliğin hatrına, bir süre daha izin verirdi dünyanın dönmesine.
*SatürnSakini
31 Ağustos 2015 Pazartesi
ZAHİD BİZİ TAN EYLEME
Bu bloğu "modern münzeviler dergahı" adıyla ilk açtığımda, bir kaç modern zaman münzevisi arkadaşla bir şeyler karalamaktı maksadımız. Sonra modern olan nedir, demode olan nedir, inziva modası olan bir şey midir gibi soruların beynime hücum ettiği bir akşam modernitenin aslında pek de bir halt olmadığını farkettim, sonra "münzeviler dergahı" oldu burası .İnsan, hele de münzevi, modern olmazdı, münzeviyet bilhassa modern olandan bir kaçış değil miydi? Burada bir play tuşu var
Sonra n'oldu bilmiyorum. İnzivaya çekildiğimiz mağaralarda kıskıvrak yakaladılar dervişleri.
"beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen, boşuna yorma'
derdi 'boş yere mağaramdan çıkarma beni, alışkanlıklarımı özellikle
yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna tedirgin etme beni. Bu
sefer geride bir şey bırakmadım, tasımı tarağımı topladım geldim.
Neyim var neyim yoksa ortaya döktüm, beni bırakırsan sudan çıkmış
balığa dönerim. Bir kere çavuş olduktan sonra bir daha amelelik "
yapamayan zavallı köylüye dönerim. Beni uyandırma.." demişti Oğuz Atay ama dinlemediler Tutunanlar. hatta dört elle sarılanlar. Vahşi bir yaratığın gırtlağını sıkarcasına yapışanlar demek gerekir belki onlara. Tutup çıkardılar mağaralarından dervişleri. Sayıca da kalabalıklardı üstelik. Güçleri yetmezdi ya münzevilere, hile yaptılar, yaralarından vurdular onları. Bir gölge kımıldattılar arkalarında, çölde gezen bir ceylanmışcasına. Mağaranın kapısında, bir hüdhüd kanat çırpıyormuşcasına sesler çıkardılar. Başını kaldırıp baktı dervişler. İşte O an; Eyvah ki ne eyvah! Sonra döndü tekrar yüzünü karanlığa bir derviş, girdi mağarasına ama nafile. O günden sonra o münzevileri bir daha göremedi. Karanlıktan bile korkuyordu artık, vahşi bir yaratığın gırtlağına yapışırmışcasına tutunanlarda görülen hastalıklar baş gösteriyordu ruhunda. Mesela mağarada filan duramazdı, klostrofobisi tutardı. Olacak iş mi Allah'ını seversen klostrofobik bir derviş! Eninde sonunda o daracık mezara gireceğini kabullenmişse nasıl klostrofobik olur bir insan, kabullenememişse ya nasıl derviş olur? Giremedi içeri, yeniden döndü geriye ve tutunanların kalabalığına karıştı. Bir ara; Ne çok acı var" dedi elindeki kitabı kapatarak biri. "Evet yaa retweetle retweetle bitmiyor!" derken buldu diğeri kendini. Hani sözde dervişmeşrepliği de bırakmıyor elden seninki. Yazık...!
Sonra n'oldu bilmiyorum. İnzivaya çekildiğimiz mağaralarda kıskıvrak yakaladılar dervişleri.
"beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen, boşuna yorma'
derdi 'boş yere mağaramdan çıkarma beni, alışkanlıklarımı özellikle
yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna tedirgin etme beni. Bu
sefer geride bir şey bırakmadım, tasımı tarağımı topladım geldim.
Neyim var neyim yoksa ortaya döktüm, beni bırakırsan sudan çıkmış
balığa dönerim. Bir kere çavuş olduktan sonra bir daha amelelik "
yapamayan zavallı köylüye dönerim. Beni uyandırma.." demişti Oğuz Atay ama dinlemediler Tutunanlar. hatta dört elle sarılanlar. Vahşi bir yaratığın gırtlağını sıkarcasına yapışanlar demek gerekir belki onlara. Tutup çıkardılar mağaralarından dervişleri. Sayıca da kalabalıklardı üstelik. Güçleri yetmezdi ya münzevilere, hile yaptılar, yaralarından vurdular onları. Bir gölge kımıldattılar arkalarında, çölde gezen bir ceylanmışcasına. Mağaranın kapısında, bir hüdhüd kanat çırpıyormuşcasına sesler çıkardılar. Başını kaldırıp baktı dervişler. İşte O an; Eyvah ki ne eyvah! Sonra döndü tekrar yüzünü karanlığa bir derviş, girdi mağarasına ama nafile. O günden sonra o münzevileri bir daha göremedi. Karanlıktan bile korkuyordu artık, vahşi bir yaratığın gırtlağına yapışırmışcasına tutunanlarda görülen hastalıklar baş gösteriyordu ruhunda. Mesela mağarada filan duramazdı, klostrofobisi tutardı. Olacak iş mi Allah'ını seversen klostrofobik bir derviş! Eninde sonunda o daracık mezara gireceğini kabullenmişse nasıl klostrofobik olur bir insan, kabullenememişse ya nasıl derviş olur? Giremedi içeri, yeniden döndü geriye ve tutunanların kalabalığına karıştı. Bir ara; Ne çok acı var" dedi elindeki kitabı kapatarak biri. "Evet yaa retweetle retweetle bitmiyor!" derken buldu diğeri kendini. Hani sözde dervişmeşrepliği de bırakmıyor elden seninki. Yazık...!
29 Ağustos 2015 Cumartesi
HUZURSUZ ANTOLOJİSİ-7 !
Sonsuza dek Sophie/ Kemal Sayar
Gözleriniz madam
Gözlerinize bakıyorum da
Sanki bir yangın yeri
Yüzünüz talan edilmiş bir
İmparatorluktan kalmış gibi,
Bir şair oturmuş o iki kaşın arasına,
Tüten dumana ve akan kana bakmaksızın
Aldırmaksızın,
patlayan bombalara şiir söylüyor gibi
Aslında aşktır en çetin meydan muharebesi
Siz koşuştururken lise bahçelerinde
Dilinizde Goethe'den Yarım yamalak ezberlenmiş iki dize
Ve deri ceketinize yaslanmış yürürken yağmurda,
Bir şairdim ben
Kalbimi büyüten dumanlı odalarda
Benim kalbim dumanlı odalarda büyüdü madam.
Yalan yok! yalan asla olmayacak
Çünkü aşkı üstünüze serpiştirip kaçan o yağmur
Bir gün sizi de ıslatacak
Bir gün sizde hüzünle bakacaksınız kalbimin içine
Orada yenilenmiş bir şarklıyı göreceksiniz
Biz şarklılar, yani Allah'a inananlar, oruç tutanlar
Ve asla konuşamayacakları kızlara aşklananlar
Hep yenildik!
Farklı mağlubiyetlerden kuruldu bizim tarihimiz
Diyorum ki vaktiniz varsa bu akşam....
Bizim yüzümüz kızarır madam söyleyemeyiz
Biz uzaktan sevmelerde birinciyiz.
Genç kızlara başlarımızı çevirip bir bakamayız
Bir bakarsak usulca elimizden kayar
Ve parçalanır kristal gençliğimiz
Biz kristal gençleriz madam
Kolayca tuz buz oluruz
-Eve gitsem daha iyi
İyide benim o darmadağın halimi bırakıp nereye,
Her gece saatlerce alıştırma yapıp da
Bir tek sevda sözcüğü fısıldayamamanın sıkıntısı
Aşksızlıktan solan bu cismi terk edip nereye gidiyorsun madam ?
Merdivenlerden peşinizden koşup da
İsminizi haykırmamayı size bakarken derinde
Bir acıyla kıvrandığımı fark etmeden nereye ha…
Bir gün yağmur yağsa
Sırılsıklam o yağmurda ıslanacak
Ve elinde sımsıkı tutuğu bir karanfille
Gözyaşları,saçlarından sızan yağmurla karışacak
Onun kapısının önünde duracaktı
Onun kapısının önünde duracak
Ve asla zile basmayacaktı
O kapının önünde saatlerce ağlayacaktı o sırada fonda
''Senin mavi gözlerinde'' çalacaktı
Sophie, Sophie...
Heyhat Sophie gidiyordu
Mağrur bir prenses gibi şairin kalbinden sürgün edilmişti.
Sanki hilafet ilga ediliyordu.
Saltanat sefalete mahkum edilmişti.
Tarih yeniden yazılıyordu.
Sen benim sürgünümsün Sophie.
Benim ülkem dağlık ve karanlıktır
Dağların arasından bana bir yol vardır
O yolu yürümek zordur...
Sonsuza dek Sofya...
Gözleriniz madam
Gözlerinize bakıyorum da
Sanki bir yangın yeri
Yüzünüz talan edilmiş bir
İmparatorluktan kalmış gibi,
Bir şair oturmuş o iki kaşın arasına,
Tüten dumana ve akan kana bakmaksızın
Aldırmaksızın,
patlayan bombalara şiir söylüyor gibi
Aslında aşktır en çetin meydan muharebesi
Siz koşuştururken lise bahçelerinde
Dilinizde Goethe'den Yarım yamalak ezberlenmiş iki dize
Ve deri ceketinize yaslanmış yürürken yağmurda,
Bir şairdim ben
Kalbimi büyüten dumanlı odalarda
Benim kalbim dumanlı odalarda büyüdü madam.
Yalan yok! yalan asla olmayacak
Çünkü aşkı üstünüze serpiştirip kaçan o yağmur
Bir gün sizi de ıslatacak
Bir gün sizde hüzünle bakacaksınız kalbimin içine
Orada yenilenmiş bir şarklıyı göreceksiniz
Biz şarklılar, yani Allah'a inananlar, oruç tutanlar
Ve asla konuşamayacakları kızlara aşklananlar
Hep yenildik!
Farklı mağlubiyetlerden kuruldu bizim tarihimiz
Diyorum ki vaktiniz varsa bu akşam....
Bizim yüzümüz kızarır madam söyleyemeyiz
Biz uzaktan sevmelerde birinciyiz.
Genç kızlara başlarımızı çevirip bir bakamayız
Bir bakarsak usulca elimizden kayar
Ve parçalanır kristal gençliğimiz
Biz kristal gençleriz madam
Kolayca tuz buz oluruz
-Eve gitsem daha iyi
İyide benim o darmadağın halimi bırakıp nereye,
Her gece saatlerce alıştırma yapıp da
Bir tek sevda sözcüğü fısıldayamamanın sıkıntısı
Aşksızlıktan solan bu cismi terk edip nereye gidiyorsun madam ?
Merdivenlerden peşinizden koşup da
İsminizi haykırmamayı size bakarken derinde
Bir acıyla kıvrandığımı fark etmeden nereye ha…
Bir gün yağmur yağsa
Sırılsıklam o yağmurda ıslanacak
Ve elinde sımsıkı tutuğu bir karanfille
Gözyaşları,saçlarından sızan yağmurla karışacak
Onun kapısının önünde duracaktı
Onun kapısının önünde duracak
Ve asla zile basmayacaktı
O kapının önünde saatlerce ağlayacaktı o sırada fonda
''Senin mavi gözlerinde'' çalacaktı
Sophie, Sophie...
Heyhat Sophie gidiyordu
Mağrur bir prenses gibi şairin kalbinden sürgün edilmişti.
Sanki hilafet ilga ediliyordu.
Saltanat sefalete mahkum edilmişti.
Tarih yeniden yazılıyordu.
Sen benim sürgünümsün Sophie.
Benim ülkem dağlık ve karanlıktır
Dağların arasından bana bir yol vardır
O yolu yürümek zordur...
Sonsuza dek Sofya...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


