7 Ekim 2017 Cumartesi

Abdalca Günceler - 1



 Bir süredir amansız tutarsızlıklar içinde debelenip duruyorum. Teknolojinin nimetleri üzerinden eve ekmek getirirken, bir yandan ruhumda, her fırsatta teknolojiden en uzak yerlere kaçma arzusu duyuyorum. Teknolojik şeyler üzerinden kazandığım parayı kısacık molalarda beni teknolojik şeylerden daha uzağa götürebilsin diye sırt çantası, mat, uyku tulumu gibi kamp/trekking ekipmanlarına yatırıyorum. En çok da bol eğimli, yüksek yerlere götüren parkurlar cezbediyor beni. Üstelik yürümenin, özellikle doğada yapılan yürüyüşlerin insan ruhu için bilimsel olarak kanıtlanmış bir tedavi yöntemi olduğu da söylenir. Bu yönüyle, ruhun duyduğu bu arzunun "Allah kendi hira'sını bulan herkesle konuşur. " düsturunca kendi Hira'sına dair bir arayış olduğu bile söylenebilir. Biraz fazlaca kişisel olacak ama, bu arayış süresince karşılaştığım, hissettiğim bazı özel halleri zaman zaman buraya aktaracağım sanırım. Bu ilk yazıya özel giriş kısmından sonra asıl mevzuya gelelim.

   Yüksek yerlere tırmanmak, zirvelerde bulunmak sanılanın aksine insan egosunu okşayan bir eylem değil. "Zirve sadece bir metafor." demiş ünlü bir dağcı. Tam tersine zirvelerin insana hissetirdiği o kendine has aczlik duygusu, insan egosunu paramparça ediyor. Sis çökmüş yollardan ağır ağır yükseklere tırmandıkça; kaygılar, hırslar, hevesler içinde çırpınıp durduğun o dünya geride, ufukta küçüldükçe küçülüyor. Bir noktadan sonra, geriye dönüp o küçücük belli belirsiz düzlüklere baktıkça ne kadar küçük şeyler için debelenip durduğunu, enerjini ne kadar küçük şeyler için tükettiğinle yüzleşiyorsun. Yorgunluktan, su toplamış ayakların artık ağır ve varlığına her adımda iman ettiren hissedilebilir organlara dönüşüyor. "Şu gevşek kayaya basma", "şu çiçeği ezme" diye her adımın muhasebesini daha atmadan önce yapıyor, Soluduğun nefesi artık soğuk, somut bir şey olarak hissediyorsun. Başka bir havayı soluyor artık insan. Yükseklere tırmanırken ölüm anında ruhun bedenden ayrılıp, yükselirken geride bıraktığı bedeni ve yaşamı görmesi gibi... Öyle özel bir duygu dünyasına, derinliğe ulaşıyor insan. Bu dünyaya dair her şey yavaş yavaş uzaklaşıyor, küçülüyor, sonra silikleşiyor. Sonrası başka bir alem. İnsanlığın her döneminde, her inanış biçiminde yalnızca yüksek yerlerde, zirvelerde hissedebildiği bu özel duygu, derinlik, temelde acizliğiyle yüzleşmesi ruhu arındırmanın, egosundan kurtulmanın bir yöntemi olmuştur. Evliyaların, azizlerin, keşişlerin yüksek dağlarda manastırlar inşa etmesinin, peygamberlerin kutsal dağlarda yaşadıklarının muhakkak bir hikmeti olmalı. Musa aleyhiselamın Tur dağında, Efendimiz'in(S.A.V) Arafat'ta Rabbiyle buluşmasında, Nuh Aleyhiselam'ın Tufandan Cudi'de selameta kavuşmasında ortak bir hakikatin izleri varmış gibi geliyor bana. *SatürnSakini

2 Ekim 2017 Pazartesi

Bulunmuş Ceset




önce müzik: tık tık
. . .

İşte öldüm. Ne iyi ettim ölmekle. Sen güzelim, daha da iyisini yapmıştın benden önce ölmekle. Aslında beni de öldürmüştün ölürken. Yani ben sende öleli çok oldu güzelim. Bende ölmem gecikti sadece. Rötarlı ölüyorum. Yıkıntıyı taşımak bugüne kaldı işte. Günlük işler...biliyorsun. Sesssizliğin iflah olmaz sırdaşıyım, tanımadın mı? Hani masallarda devleri tutan...Evet, evet yerde ölmemiş gibi yatan... Evet canım, sende hiç olmamış gibi yatan... Benim!. Butlan!.. Tanımadın mı? Bak, işte koyu renkli bir ölüm, tiz kahkahalarıyla dolaşıyor üzerimde. Ucu sivriltilmiş sözcüklerle kazındı "Sen İçimizdeki Yabancısın" ibaresi, bak!.. İşte güzelim, işte bak!.. Herkes görüyor; yalnızlığım bir başkasının yalnızlığı biçiminde!.. Sen gecelerimdin. Tek başınalığımdın benim. Kaybettim seni. Düşürdüm parmak uçlarımdan seni. Ve hep kendimi... Kendimi... Biliyorsun, yalnızlığın tozlu yolları vardır. Kaybolmaya giden yolları vardır yalnızlığın. Beraber bir yalnızlığı büyütmüştük unuttun mu? Bir yalnızlığı yürütmüştük beraber. Unuttun mu? Ne kadar unutkan olmuşsun. Bana da ver, bana da öğret unutmayı biraz. Hiç unutamıyorum ben güzelim. Özellikle yağmurlu havalarda unutamıyorum. Romatizmal bir unutmazlığım var. Unutmak ne güzel olurdu oysa. Gerçekten güzel olur muydu acaba unutmak? Nasıl ölürdük o zaman? Bak en çok ölememekten korkarım ben hayatımda. Ne deliksiz bir kabus olurdu ölümsüz hayat. İnsanlar tarafından, en titreyen yerlerinden kemirilerek bile olsa, ölmeli bir gün insan. Yok ille de ölmeyecekse o zaman hiç büyümesin. Bir tek çocuklara yakışmıyor çünkü ölüm. Çocukluğa... Çocukluk güzelim, hatırla!.. Açık havada geçirilmiş tek parçasıdır ömrümün. Her ne kadar hayat, iğreti dursa da bütün kısa pantolonlarımızın üstünde ve her ne kadar küçük ellerimizle, bir ömre yetecek kadar gözyaşı döküyorsak da gözlerimizi silerken her defasında... Hayır güzelim, biz büyümeyi haketmemiştik! Yakıştıramıyorum büyümeyi kendime. Çok daha katlanılmaz şimdi; yok gibi hafif bir rüzgarın saçlarımı elleriyle tarayıp toprağa böylesine eski bir günde, bir kitaptan okumak her şeyi, çok daha zor... Her sayfada, ip atlayan uzun saçlı bir kız çocuğu görünüyor. Durmadan atlıyor zamanın ipini yıllarca. O yukarı sıçradıkça, saçları ve etekleri ve zamana söyletilen başka her şey, dalgalanıyor ve sanki bedenimde bir küçük yürek çırpınıyor... çırpınıyor. Rüzgarın yalnız köhne kapılara bağışladığı sesle bir küçük tahta arabacık, bozulup düzeliyor... bozulup düzeliyor. Sonra büyüyorum nedense; kocaman büyüyorum. Korkularımla öyle çok yer kaplıyorum ki yeryüzünün karanlık boşluklarında; kötülüklere kaçacak delik kalmıyor. Onlarda ne yapıyorlar biliyor musun güzelim? İçime giriyorlar. Gözlerime bir deniz korkusu iniyor hemen... İçimde bir boşluk dönencesi peydahlanıyor. Uzayla başbaşa kalıyorum. Yalnız... İçinden yokedilen çınarlar gibi ulu bir saçmalık oluyorum döne döne. Bir kere görünüp çekiliyorlar dışımın bütün korkuları. Yalanlarıyla ve samanlarıyla... Dışımda hiçbir şey kalmıyor. İçimde her şey... Sanki güzelim, Korkular Krallığı cüretkar şovalyeleriyle yavaş yavaş ele geçiriyor bedenimi. Her yöne yerinde sayan kaçışlar gönderiyorum. İçimi serinletecek hiçbir haberci geri dönmüyor. Ya da belki korku olup geliyorlar üstüme. Her şey gözlerimde olup bitmiyor mu zaten? Gözlerim, yokluğun parlak yüzeyinden yansıyan yalan ışıkların peşisıra  durup, bir hayata bir ölüme bakmıyor mu durmadan. Bir hayata... Sonra bir de ölüme... Kaybolmaktan korkarak... Ama sen yine de yabana atma bu gözleri. Bu gözler güzelim, köşede suskun oturan bu gözler, neredeyse bir ama kadar çok şey görmüştür. Çaresiz, ölümde karar kılmış gözlerin sözünü dinliyor bu beden. Hep sana gelirken ölüyorum. Kendi ölümüme takılıp... Ama sen sakın üzülme güzelim. Alışığım ben ölmeye! Hayatına, usulsüzce kara selviler yerleştirilmiş çocuğum ben. Sanki her şey çıkartma kağıdındanmış gibi... Öyle kolay ve öyle sıradan... Bütün önemsizler gibi zehirli ve içinde bir tırmalanış taşıyan... İşte ölümüm de öyle bir yengeçti güzelim, yuttum onu! Sen hep başkalarının ldüğünü sanan sırça bir gururdun o zaman. Yanında günlerce ölüp durdum, hiç haberin olmadı. Aslında benim için bile tam anlaşılır değildi ölüm. Hayatı, ayrılan kontenjanın boşa gitmemesi için dünyada bulunmak diye biliyordum. Ölümse, sanki bir şeyi tamamlamaktı. Durmadan ölerek, gerçek ölüme vardım şimdi. Ölüm bizim acıklı serüvenimizdi güzelim, durmadan akıyor ve kendi yokluğumuzu dolduruyorduk. Yokluğumuzda varoluyorduk. Biz, ölümü ayaklarına dolanan hüzünlü insanlar!.. Hayır, senin ölümün hiç öyle olmadı güzelim! Varlığından yokoluverdin sen, uçtun elimden. Sadece bende öldün sanki. Öyle ya, belki sadece bende yaşamıştın. Bunun için bu kadar kolaydı seni kandırmak seni. Öyle çok gülmüştümki örneğin, anlamamıştın gülmediğimi. Hep senin isteyebileceğin yerde durmuştum. Ne olurdu bir iyilik de sen yapsaydın? Isıtıp kolları olan bir insan verseydin bana. Senin yerine geçecek bir insan. Şimdi güzler boyunca üşüyüp duracağım sensizliğimden. Güzler sensizleri gören mevsimlerdir. GÜZler ELİM mevsimlerdir. Hele sen GÜZ kadar hüzünlü, EL kadar uzak, İM kadar yoksan. Kimsesiz ölüler çok üşür güzelim, çok üşür ölüler. Toprak sadece örten bir şeydir. Isıtmaz. Güzler her şeyi bilen mevsimlerdir. Neyse... Aldırma bir hovarda ölünün sözlerine sen. Can çıktı, huy gecikti işte güzelim. İğnelerim kaldı. Dediğin gibi,, kirpi gönüllüyüm ben. Seni hep diken üstünde yaşattım. Ne olurdu gönlüm biraz daha konforlu olsaydı... Belki hiçbir yere gitmez, hiçbir yere ölmezdin o zaman. Hayır! ikimiz de biliyoruz; imkansızdı bu. Bir kere benim gönlüm eski tipti. Yeni gönüller gibi ayarlanabilir değildi. Ayrıca sen de pek çaba göstermedin onu ikna etmek için. Mehtabı kırpmak istemiştim senden. Yıldızlar yapmanı... Gönlüme batıracaktım onları. Karanlığını alacaktım içimin. Senin için kandıracaktım gönlümü, Yapmadın. Sadece öldün. Gözlerimde bir ölümü çoğaltarak öldün sadece. Tıpkı bir yalanı büyüterek varolduğun gibi önceden. Kendi yalanını... Oysa ben, hiç değilse, içimden gelen yalanlarla kurmak isterdim yapını gözümde. Her zaman biraz sabun köpüğü gibi inanılmaz ve ivaedi kalacak... Her insan için ayrılan "Anlatılamazlar Kontenjanına" kaçırmak isterdim seni. Bu kontenjan bir miktar arttırılmaz mıydı? Madem çıplak giremiyorduk; o zaman hiç değilse bu tutulmaz elbiselerimizle kabul edilemez miydik? Ne olurdu biraz çekilseydik dünyadan? Ne olurdu; dünya kara külahlı ihtiraslara, çöp kaçkını mutluluklara ya da açılıp küçültülmüş hediye paketlerine kalsaydı? Dünya, içlerine rutubetli emeller tıkıştırılan bavullara dönseydi? Ne benim, ne bendeki senin izi kalmasydı; yanmasaydı puslu görüntülerimiz camlarda? Ne olurdu? Bir eline varlığını, diğer eline yokluğunu alarak dolaşmasan beynimin içinde, karıştırmasan kafamı, düşüncemi, gözlerimi... Ne olurdu? Belki yürünebilir bir yol olarak kalırdı hayat. Belki hiç olmasan, tutunacak bir kulbu olurdu dünyanın. O zaman rüzgarın güven vadettiği tehlikeli bir yolculuğa çıkardım, olmayan seni de yanıma alarak yanıma. Bulduğum ilk salıncakla... Dünyanın bir o ucuna, bir bu ucuna koyarak başımı... Ağlamanın bir namusu olurdu o zaman. Biz geleceğin çocukları için... Belki kendi yalanaından büyümesen, içimde su ve güneş sunarak ben filizlendirebilirdim seni. Hep yokuz oysa şimdi, bir hiç kadar yokuz. Bütün canlılığımızla yokuz şimdi. Sen, olabildiğince olmayarak, gözlerin kadar uzak yerlere gittin. Ben, bütün karanlık tonlarımla kaldım burada; açarak kollarımı ve sarılarak; tenime çürümeyi fısıldayan o bitimsiz, soğuk toprağa... Durmadan ölüme koşarak... ilk defa bir kelime olmaktan çıkıp bana doğru gelen ölüme...İşte öldüm. Ne iyi ettim ölmekle, Sen daha iyisini yaptın benden önce ölmekle. Aslında beni de öldürmüştün ölürken. Ben sende öleli çok oldu...

...

                                                                                                                   Gökhan Özcan/Hiçbişey/Ağustos 90' 

27 Ağustos 2017 Pazar

Çizgi...


. . .

-hey!
sen
bumerangın elleri
tutuklusun bumerangına
kara bir örtü
beyaz uzun benekli
bazen, bir çene
bir çene kalıplı onparmak
onbin tel örgü renginde
hissedilir
ve karıştığı sanılabilecek
sicim yağmalı siyah saç.
bir kronometre
örselenmiş çarmıha gerilerek
bir kronometre ruhu.
dişlerin arasında yapışkan bir çiklet
   ve istek
   ve çürüme.

bunların hepsi
kalmayarak hiçbiri
bir çizgi!
-nasıl?
-şöyle
--------------------
-nasıl nasıl?
-yani üst ölçekli bir uçak gözlüğünden geçiyor
-tamam
-öyleyse
ucundan tut ve yürü
upuzun
ve hep
ve çok
ve sapmadan
ve kıvrılmadan
ve dümdüz
ve dışına taşmadan
-taşmadan?
-evet taşmadan
bir başka adam gördün mü
                                         çizgide
                                                   yürüyen?

-?
-öyleyse
görünme kimseye sen de
-tamam
-bu yetmez
şimdikoşulacakköşeler aşılacakköşele rgeçilecekk öşeler...

yani:
--------------------
-nasıl?
-kartal gözüyle
ve her şey kadar
çizgi:
kronometresesi
uyku
ışıkgünkaranlıkgece
bütün vs.ler
bütün vs. değiller
vs.

. . .
                                                                               GÖKHAN ÖZCAN/Hiçbir şey/çizgi-1

8 Temmuz 2017 Cumartesi

HUZURSUZ ANTOLOJİSİ-8


Hafifçe ısırılmış bir elmanın dilimindeyim
Elmanın kokusundayım
Anısındayım -kimbilir kimin-

Anılarda görünür, düşlerde görünmez insan
Düşlerde görünen anlamlardır
Özelliklerdir bir de belli belirsiz

Ve insansız anı yoktur.
Var mıdır?

                                                                                      Edip Cansever

4 Haziran 2017 Pazar

SATÜRN RADYOSU ŞARKILARI-7

Radyolarda güzel şarkılar çalmaya devam ediyor, okunmamış bir ton kitap raflarda bekliyor, filmler var mesela ve daha da olacak, bir de şiirler tabi...hepsinden de önemlisi Allah var.

Uzun bir aranın ardından radyoda çalan; Stravos Lanstsias. 1966 Lefkoşa doğumlu. Bir yere gitmeden önce oranın yüreğe dokunan insanları araştırmak, çocukluklarının geçtiği yerleri bulmak ve oralarda yürümek gibi bir alışkanlık edindim kendime bir süredir. Buhran dönemimde Lefkoşa'ya yerleşmenin kıyısından döndüğüm bir süreçte araştırırken keşfettim bu ağabeyi. Hiç gidemesem de sayesinde, bazı akşam yürüyüşlerinde Lefkoşa'nın eski taş sokaklarında  yürüyormuşum gibi hissetme şansım oldu. Bazen kulaklığımda çalarken, sokakta insanlar azalıyor, ışıklar sönükleşiyor. Akdenizin ortasında, ortasından ikiye bölünmüş  bir adada, tek başıma bin yıllık sokaklarda yürüyormuşum gibi oluyor. Tuhaf... Büyü gibi bir şey.

  Vangelis'i ilk dinlediğim günden itibaren ne zaman piyano başında bir komşu görsem, iyi bir şey çıkacağını hissederim.



27 Aralık 2015 Pazar

SATÜRN RADYOSU ŞARKILARI-6


Şarkılar dışında dünyada pek güzel bir şey kalmamış gibi hissediyorum son zamanlarda. Bilirim güzel şarkıları sen de seversin ama sevmek her zaman yetmiyor filan. Hem zaman dedim de, neyse...

13 Eylül 2015 Pazar

Melankolik Müezza & Ayağının Altına Yapışan Karpuz Çekirdeğinin Hüzünlü Hikayesi


Evin içinde çıplak ayakla yürürken sürekli ayağımın altına yapışan bir karpuz çekirdeği var.  Yazın habercisidir, bekar evinde ayağın altına yapışan karpuz çekirdeği. Günlerdir, belki aylardır evin içinde beraber yaşıyoruz. Umursamıyorum. Evin herhangi bir odasında ayağımın altına yapışıyor, bir süre benimle birlikte dolaşıyor evde. Sonra, canı sıkılınca bırakıyor kendini yine evin herhangi başka bir odasına. Direniyor üstelik elektrikli süpürge vakumlarına. Her gün üzerine bastığım o karpuz çekirdeği, ben temizlik yaparken, nasılsa kaçıp saklanıyor bir yerlere. Sonra yine çıkıyor salonun ortasına. Nasıl bu kadar hızlı saklanıyor ve yine nasıl bu kadar hızlı ortaya çıkıyor. Temizlik yapacağımı nasıl önceden bilebiliyor? Aynı şeyi odadaki sandalyeniz yapsa kafayı yersiniz ama umursamıyoruz karpuz çekirdeklerini.

   Havalar biraz soğumaya başlayınca, kendiliğinden kayboluyor üstelik. Kim bilir belki daha sıcak ülkelere göç ediyordur topuktan topuğa dolaşarak. Bir sonraki yıl havalar ısınınca tekrar çıplak ayakların altına yapışmacalı bir göç rotası izleyerek geri geliyordur. Belki, geçen yaz ve önceki diğer yazlar topuğunuza yapışan karpuz çekirdeği, hep aynı karpuz çekirdeğidir. Belki de değildir. Belki henüz yapışamadan birinin topuğuna ve gidemeden daha sıcak yerlere, bir kaç arsız karınca tarafından kışlık yiyecek olarak yuvaya çekiliyordur. Ya densizin biri alıp çitlerse? Bakmayın öyle! Kuruyemiş olarak tüketildiği yerler de var karpuz çekirdeğinin. Ayçiçeğinden pahalı üstelik.

   Bir süredir ayağımın altına yapışan bir karpuz çekirdeği yok evde. Havalar epey soğumuş olmalı. Maalesef gidişi eksikliğiyle anlaşılan şeyler oluyor hayatımızda. Bir veda bile etmeden, sessizce çıkıp gidiyorlar; özellikle de gitmeden önce varlığını pek umursamadığınız şeylerin gidişi koyuyor insana. Karpuz çekirdekleri gibi mesela... Hani usulca hayatımdan çıkmamış olsa bir karpuz çekirdeği, kalkıp da kimseye; evin içinde sürekli ayağımın altına yapışan ve bütün evi öyle dolaşan bir karpuz çekirdeği var diye anlatmazdım. Ama anlatıyorum şu anda. Çünkü evde ayağımın altına yapışan bir karpuz çekirdeği yok artık. Niyeyse garip bir hüzün kaplıyor ruhumu bu kez. İçimde bir burukluk oluyor. Ceylan Ertem'li Vega şarkıları kadar soğudu Ankara ve bir süre bir odasında, bir süre başka bir odasında kaldığım bu evde, topuğuma yapışan bir karpuz çekirdeği dahi olmaksızın üşüyorum mütemadiyen. Karpuz çekirdeği evden gittiği için kendimi suçlu hissediyorum.

   Oysa Müezza olsa böyle yapmazdı. Severdi karpuz çekirdeğini ve her şeyi. İyi davranırdı onlara. İnsanlardan umudunu keseli çok olmuştu ya, dünyayı kurtaracak şeyin iyilik olduğuna inancını hiç yitirmedi. Müezza'ya göre eğer bir insan çevresindeki her şeye karşı iyi davranmayı başarabilirse dünyayı kurtarabilirdi. Her şeye, ama her şeye; karıncalar daha kolay taşısın diye, ekmek kırıklarını daha küçük parçalara ayırabilirdi insan mesela. Mahallenin kedilerine, otobüs beklediği dolmuş durağına, üzerinde uyuduğu çarşafa, ayakkabılarına, çakmağına ve sigarasına, çay içtiği bardağına,  hatta odanın ortasında ayağının altına yapışan karpuz çekirdeğine bile iyi davranabilirdi insan isterse. Bir otobüs durağı nasıl mutlu edilir, bir çarşaf ne yapılırsa mutlu olur, yıkanmadan masada bırakılan bir bardağın kalbi kırılır mı öylece bırakıldığı için, incinir mi yere atılan bir izmarit, yere atılmaktan... Az konuşurdu Müezza, hep bunları düşünürdü.

   Mesela Müezza'nın ayağının altına yapışsa bir karpuz çekirdeği ; usulca bir kenara kaldırdı onu. Vefalıydı üstelik, iş yerinde gün boyunca evdeki karpuz çekirdeğini merak ederdi. Üşenmezdi. Akşam işten gelirken çiçekçiye uğrardı ve küçücük, eflatun bir saksı ile bir de kürek alırdı. Çiçekçinin elinde en çok kalan, en az tercih edilen renkteki saksıdan seçerek, aynı anda hem çiçekçiye, hem en az şevkat gösterilmiş renge iyilik yapabilirdi. Çok yönlüydü Müezza. Eve vardığında içeri girmezdi hemen. Apartmanın arkasına, bahçeye dolaşır, yeni aldığı küreğiyle, yeni aldığı saksısına biraz toprak alır eve öyle dönerdi. Planlıydı Müezza. Akşamdan ayırdığı karpuz çekirdeğini, saksıya eker, pencerenin kenarına koyardı. Bir bardak suyun birazını içip, dibini saksıya dökmezdi. Önce karpuz çekirdeğine su verir, sonra bardakta kalan suyu içerdi. İncelikliydi Müezza. Karpuz çekirdeklerinin kalbini kırmaktan korkardı.

 Müezza'nın, dünyayı gerçekten iyiliğin kurtaracağına inandığı için mi, yoksa iyilik yaparak kendisini rahatlattığı için mi böyle davrandığını asla bilemedik. Belki, bunca kötülüğün içinde hayatta kalabilmesinin tek yolu buydu. Yoksa akıl sağlığını nasıl korurdu insan bu hengamede. Kar yağdığında ayakkabılarına su dolduğu halde, dolmuşa binmekle, evladına harçlık vermek arasında kalan babalar, en yakınları tarafından her gün tacize uğrarken, sadece anneleri çok üzülür diye kimseye şikayet edemeyen ya da intihar edemeyen genç kızlar, hayatında ilk kez askerde ütülü, yamasız ve ağabeyinden kalmamış bir gömlek giyen delikanlılar varken, kimsenin bir şey yapmıyor oluşu nasıl çıldırtmazdı insanı.Hem belki Tanrı, bir karpuz çekirdeğine yapılan iyiliğin hatrına, bir süre daha izin verirdi dünyanın dönmesine.

                                                                                                                            *SatürnSakini